Her ne kadar kendimi 90'ların sonlarında, 2000'lerin başında sokaklarda koşarken, oyun oynarken, bisiklet sürerken hatırlasam da 92'liyim; yani tam anlamıyla 90'lar çocuklarındanım. Belki birçoğunuz kadar uzun yaşamadım o günleri, belki de birçoğunuzdan çok daha dolu dolu yaşadım. Acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle, tıpkı kitabı okurken hissettiğim gibi Lale Sokak'taki gibiydi benim de anılarım.
Peki şu an daha fazla imkana sahip olup her istediğimize daha kolay ulaşabiliyorken neden geçmişi bu kadar özlüyoruz? Neden sürekli eskiler, 90'lar nostaljisi yapıyoruz? Zamanında "Ah o eski günler..." diye anlatan yaşlılarımıza bıyık altından gülerken, şimdi neden kendimiz "Ah ne güzel günlerdi!" diye eskilere gidiyoruz ve yıllar geçtikçe bu özlem burnumuzda daha çok tütüyor? İşte ben bu kitabı okurken tam da bunları düşünüp sordum kendime. Aslında cevapları da buldum diyebilirim.
Gülizar’ın o her işe, her imdada samimiyetle koşuşunu okurken, ister istemez bugünün dünyasına dönüyor insan. Şimdilerde koca koca apartmanlarda, binbir güvenlikli sitelerde yaşıyoruz ama çoğumuz yan dairemizde kimin oturduğunu bile bilmiyoruz. Bir gün aniden bir yardıma, bir dosta ihtiyacımız olsa, koridora çıkıp hangi kapıyı çalacağımızı bilemeyecek kadar uzağız birbirimize. Evet, kabul; artık her şey bir tık uzağımızda. Akıllı telefonlar, uygulamalar, kuryeler… Her ihtiyacımızı saniyeler içinde kapımıza getirebiliyor. Ama ne garip ki, o her şeye kolayca ulaştığımız modern dünyada, gerçek komşuluk ve o içten yardımseverlik kilometrelerce uzağımızda kaldı. Tam da bu anda yine eskilere gittim. O zamanlar ne güvenlikli siteler vardı ne de parmak iziyle açılan kapılar. Ama kocaman bir güven hissi vardı mahallenin havasında. Birinin evinde çorba kaynasa, "kokusu gitmiştir" diye hemen yan