Bu kitap, bedeni yaşamaya devam eden ama ruhu çok önce ölen bir adamın hikâyesi.
Kitabımız, yetmiş yaşındaki Baki Bey’in bir sabah dinleme cihazını çıkarmayı unutmasıyla başlıyor. Gözlerini, gençlik yıllarındaki en yakın dostunun cenaze anonsuyla açıyor. Bu anons, onun için sadece bir ölüm haberi değil, yıllardır üstünü örttüğü geçmişin bir anda karşısına çıkması demek. O andan sonra biz de Baki Bey’le birlikte bugünden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.
Bu yolculukta, gençlik yıllarındaki siyasi mücadeleleri, yarım kalan bir aşkı, otoriter bir baba figürüyle geçen sevgisiz bir çocukluğu ve bu sevgisizliğin içinde şekillenmiş bir evliliği okuyoruz. Baki Bey’in eşiyle ve kızıyla kuramadığı bağlar, aslında onun geçmişte alamadığı sevginin bir sonucu. Ama ben bu noktada Baki Bey’i haklı bulamadım. Sevilmeden büyümüş olabilir fakat bu, eşine ve çocuğuna yaşattığı duygusal şiddetin mazereti değil.
Kitap boyunca Baki Bey’in zihninde geçmiş, sadece anılardan ibaret değil pişmanlıklar, keşkeler ve bir türlü söylenememiş cümlelerle birlikte geliyor. Söylenmeyen her söz, ertelenmiş her yüzleşme ve geç kalınmış her fark ediş, onun taşıdığı yükü biraz daha ağırlaştırıyor. Okurken insanı rahatsız eden de tam olarak bu oluyor çünkü anlatılanlar ağır ama fazlasıyla gerçek.
Sevgiyle hiç tanışmamış bir çocukluktan, sevgiyi beceremeyen bir yetişkinliğe uzanan bu yolculuk beni derinden etkiledi. Anlattığı hikâye ve bıraktığı hisle 2025 Don Kişot İyi Edebiyat Ödülü’nü sonuna kadar hak eden bu kitabı, ben de sizlere gönül rahatlığıyla öneririm