Salamina Askerleri Cercas'tan okuduğum ilk kitaptı ve yazara hayranlığım bu romanla başladı desem yeridir. Ayrıca hakkında pek az şey bildiğim İspanya İç Savaşı'nı anlatan diğer kitapları okumama sebep oldu; o yüzden bende ayrı bir yeri var ve hep öyle kalacak.
Yazdığı iki başarısız(!) romanıyla gazeteye dönüp kültürel haberlere verildiğini söyleyip kişiliğine zıt bir karakter çizdiğini tahmin ettiğim Cercas, kendisiyle bol bol dalga geçiyor. Öğrendiği bir bilgiden yola çıkıp Falanj'ın kurucularından Mazas'ın biyografisi niyetiyle başladığı yazma girişiminde de gerçek ve kurgu karakterlere yer vererek öykü içinde öykülerle okurların hem aklını karıştırmayı hem de finale doğru sürpriziyle gönlünü almayı becererek... Antonius'un " Ben buraya Sezar'ı övmeye değil, gömmeye geldim. İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından, yaptığı iyilikleriyse toprağa girer kemikleriyle. Bırakın öyle olsun Sezar için de... " tiradını anımsatan bitişiyle Mazas'ı tarihe gömerek, Miralles'in şahsında adları unutulmuş nice gerçek kahramanın hatırasını yaşatmaya çağırarak...
" Bir şey anladığınız yok sizin! Savaş savaştır, bunun ötesinde anlaşılacak bir yan yoktur...Biliyor musun, savaş bitti biteli bir günüm geçmemiştir onları düşünmeden. O kadar gençtiler ki...Hepsi öldü. Hiçbiri hayatın güzelliklerini tadamadı...Onları anımsayan kimse yok. Hele uğrunda dövüştükleri insanlar var ya, herkesten az anımsıyor onları!"
"Milliyetçilik" ile "bağımsızlık yanlısı olmak" arasındaki ince ayrımı muazzam özetleyen Katalan tarihçi Augirre'ye, olduğu gibi konuşup davranan güzel Conchi'ye ve okumaya doyulmayan söyleşiyle Bolaňo'ya, sımsıkı sarılmak istediğim Miralles'e selam olsun ve hepsiyle bir gün Stockton 'da buluşmak dileğiyle...
Shakespeare’in Julius Caesar’ı, sadece tarihin en meşhur suikastını anlatmaz; gücün insan ruhunu nasıl eğip büktüğünü, politikanın o kirli koridorlarında erdemin nasıl can verdiğini gözler önüne serer. Oyunu bitirdiğinizde elinizde kalan şey siyah ya da beyaz bir hikaye değil, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakan gri bir alandır.
Hikayenin fitilini ateşleyen, perde arkasındaki o asıl sinsi zekayla, yani Cassius ile başlamak gerekir. Cassius, edebi anlamda tam bir manipülasyon ustası, arka plan fitneciliğinin kitabını yazmış bir karakterdir. Onun Sezar’a olan kuyruk acısı ve kişisel hırsları olmasaydı, belki de tarihin akışı değişmeyecekti. Cassius, Brutus’ün asil, temiz duygularını ve cumhuriyet aşkını o kadar profesyonelce ilmek ilmek işler ki, kendi şahsi kinini Brutus’e "halkın ve Roma’nın kurtuluşu" diye yutturmayı başarır.
Burada oyunun en trajik figürü olan Brutus çıkar sahneye. Brutus’ü halkı için, ülkesi bir monarşiye evrilmesin diye elini taşın altına koyduğu için haklı ve asil bulmamak elde değildir. O, Sezar’ı şahsi bir düşmanlıktan değil, "Sezar’ı severim ama Roma’yı daha çok severim" diyerek, tamamen idealleri uğruna hançerler. Fakat Brutus’ün en büyük trajedisi, temiz kalpli bir idealistin kirli siyaset arenasında asla hayatta kalamayacağı gerçeğidir. Halkına ve insanlığa olan aşırı, saf güveni; mantığa oynayan hitabeti onun sonunu hazırlar.
İşte tam o kırılma noktasında, siyaset sahnesinin dâhisi Marcus Antonius devleşir. Brutus’ün en büyük hatası, Antonius'a o cenaze kürsüsünü bırakmak olur. Antonius'nun o muazzam nutku ve ardından hamleleri tam bir edebi şaheserdir. Brutus halkın mantığına hitap edip kaybederken; Antonius duyguya, Sezar’ın kanlı pelerinine, bedenindeki yara izlerine ve vasiyetine oynayarak kalabalıkları galeyana getirir. "Brutus
İnsanlar genelde Antonius ile Kleopatra’yı “tutkulu bir çift” olarak anlatıyor ama bence burada aşk, en masum şey bile değil. Burada aşk güçle, kibirle, arzuyla ve çöküşle birbirine karışmış durumda. Sanki mermer sütunların arasında yankılanan bir felaket izliyoruz.
Shakespeare’i burada asıl güçlü yapan şey, karakterleri kusursuz yazmaması. Antonius büyük bir komutan. Roma’nın sembolü gibi. Gücü temsil ediyor. Disiplini temsil ediyor. Ama bir noktadan sonra insan kendi içindeki boşluğu fethedemeyince kazandığı savaşların da anlamı kalmıyor. Antonius’un trajedisi biraz bu gibi geliyor bana. Dünyayı kontrol edebilen bir adamın kendi kalbini kontrol edememesi.
Ve bu durum onu küçültmüyor. Tam tersine daha etkileyici yapıyor. Çünkü Shakespeare karakterlerini düşerken daha insan haline getiriyor. Antonius’un parçalanışını izlerken insan bazen ona kızıyor, bazen acıyor ama hiçbir zaman tamamen küçümseyemiyor.
Kleopatra ise bence Shakespeare’in en tehlikeli kadın karakterlerinden biri. Onu sadece güzel ya da baştan çıkarıcı yazmamış. Kadın resmen politik bir güç gibi. Girdiği ortamın atmosferini değiştiren insanlar vardır ya… Kleopatra tam olarak öyle biri. Zeki, dramatik, manipülatif, gururlu ama aynı zamanda kırılgan. Ve bence en etkileyici tarafı şu: Onun aşkı bile sıradan değil. Seviyor ama sevmenin içinde güç arzusu da var, sahiplenme de var, korku da var.
Bu yüzden bu hikaye bana “romantik” değil, daha çok şiirsel bir çöküş gibi geliyor.
Bir yanda Roma’nın soğuk düzeni var. Görev duygusu, disiplin, devlet anlayışı… Diğer yanda Mısır’ın ihtişamı, tutkusu ve gösterişli dünyası. Antonius iki dünyanın arasında sıkışıyor. Shakespeare burada sadece iki insanı değil, iki medeniyetin ruhunu çarpıştırıyor gibi.
Kitapta en sevdiğim şeylerden biri de o çürüme hissi oldu. Her
Herkese merhaba :)
Eğer beni tiktokta da desteklemek isterseniz hesabım: @bookswithemir
Yani bana kalırsa o kadar seriyi aktasan bir kitaptı ki okuduğum süre boyunca sürekli ne alaka diyip durdum.
1. kitabı okurken neyi bak bu böyle olacak gibi dediysem O OLDU???? Kitabı okudukça full poker face idim asla bir tepki bir heyecan olmadı.
Aşağıda ne alaka dediğim her şeyi açıkça yazıyor olacağım;
SPOILER;
şaşırdığım konular Mia'nın babasının Darius'un çıkmaması??
akademinin Darius ihaneti?? VAY HAİNLER!!!
SPOILER NE ALAKA DEDİĞİM ŞEYLER;
1-) Darius ve Antonius ilişkisi?? NE GEREK VARDI ÇOK SAÇMAYDI Bİ KERE
2-) Mia ve Ash ilişkisi?? YANİ O SENİN ARKADAŞINI İTTİ???
3-) Hazır arkadaşını itti demişken Tric ne alaka da geri döndün ölmüşken ölü kal işte umarım yazar bunu güzelce bağlayabilir.
4-) Düello sahneleri o kadar uzatılmış o kadar aynıydı ki kitabın yarısından fazlasında aynı şeyi okuyormuşum gibiydi.
5-) İlk kitapta daha çaylakken güçlerini o kadar harika kullanan MIA'YA NE OLDU??? bu kitapta o kadar sıradandı ki kitabın yarısından sonra açıldı.
Güç , iktidar , hırs , şan , şeref , kadın , taç , taht , zehir , savaş , barış , intikam , ihanet , siyaset , para , altın , mücevher , kılıç , ganimet , ölüm , ölüm ve ölüm.
Antonius ve KleopatraWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20203,863 okunma
Shakespeare’in bu ölümsüz eseri, sadece iki tarihi figürün aşkını değil; bir adamın iki dünya (Roma ve Mısır), bir kadının ise iki kimlik (Kraliçe ve Âşık) arasında parçalanışını anlatıyor. Paylaştığım sayfalardan süzülenlerle bu devasa trajediyi birkaç başlıkta özetlemek gerekirse:
1. Roma’nın Çeliği vs. Mısır’ın İpeği: Eser boyunca bir yanda Roma'nın görev bilinci, disiplini ve soğuk mantığı (Oktaviyus Sezar); diğer yanda Mısır’ın zevki, sanatı ve kaosu (Kleopatra) çarpışıyor. Mark Antoni, bu iki kutup arasında eriyen bir kahraman. Roma’da bir general, Mısır’da ise bir "köle" olarak görülmesi, onun trajedisinin anahtarı.
2. Kleopatra: "Sonsuz Çeşitliliğin" Kadını:
Shakespeare onu öyle bir betimliyor ki, o sadece güzelliğiyle değil, zekası ve değişken ruh haliyle büyülüyor. "Yaş onu kurutamaz, ne de alışkanlık bayatlatır." derken yazar, aslında Kleopatra’nın zamanın ötesinde bir güç olduğunu vurguluyor.
3. Onur ve Bozgun: Oktaviyus’un elçisine karşı takınılan tavırlar ve sonrasında gelen o kaçınılmaz yenilgi... Antoni’nin yaveri Eros’un sadakati ve Kleopatra’nın bir Roma ganimeti olmayı reddederek seçtiği o asil (!) son, "onur" kavramını tekrar sorgulatıyor.
Alıntı:
"Dünya artık bizim için hiçbir şey ifade etmiyor; hayatın en iyi yanı, onu terk etmeyi bildiğimiz andır."
Kendi Notum: Okurken sanki Mısır’ın yakıcı güneşini ve Roma’nın mermer soğukluğunu aynı anda hissediyorsunuz. İktidarın ne kadar geçici, duygunun ise ne kadar yıkıcı olabileceğine dair muazzam bir sahneleme.