Aşk karmaşası
Aşk, aşk, aşk… Belki de her şey Eros’un okuyla başladı. Fırlattığı oklar bazen iki insanı birbirine yaklaştırdı, bazen sonsuza kadar ayırdı. Kimi zaman imkansız hale getirdi, kimi zaman kavuşanları bile birbirine yabancılaştırdı. Kavuşamayanlar, kavuşup dengeyi kuramayanlar, aşkı dolu dizgin yaşayanlar, platonik takılanlar, birine uyup diğerine uymayan aşklar… “Aşk” sadece üç harf ama içinde koca bir evren taşıyor. Ama şunu düşünüyorum: Biz insanlar aşkın etrafında dolaşıp duran küçük cüceler gibiyiz. Bir küçük aşk lokması için etrafta koşuşturup duruyoruz. Aşk kapımızı çalsın istiyoruz. Ama kapılarımız sonuna kadar kilitli. Üstelik o kilitleri belki yüzyıllardır değiştirmemişiz. İstiyoruz ki kapıyı o çalsın. Kilidi o açsın. Gerekirse kapıyı o kırsın. Yetmezmiş gibi gelip bizi de kapının arkasından çekip çıkarsın. Oysa belki de mesele çok daha basit. Biz o kilitleri biraz gevşetsek… Kapıyı hafif aralık bıraksak… Kimsenin ne kapıyı kırmasına, ne kilit açmasına, ne de bizi kurtarmasına gerek kalmaz. Kendi adıma konuşursam, son yıllarda aşkın çok da realist bir şey olduğunu düşünmüyorum. Aşk bazen mantığın bavulunu toplayıp evi terk etmesi gibi. “Ben asla yapmam” dediklerini yapmak gibi. Karşındakini, zihnindeki profile uydurmaya çalışmak gibi. Ve işin kötüsü, hep yönlendirmelerle dolu: Sevgiyi çok verirsen “sıkıcı” olursun. Az verirsen “soğuk.” Çok uyumluysan “heyecansız.” Uyumsuzsan “asi.” Kaçarsan kovalanırsın. Kaçmazsan yerinde çakılı kalmış, sabit hiç gitmeyen bir ev gibi görünürsün. İmkansızken büyütülen şey, mümkün hale gelince değersizleşir. Çok çaba gösterirsen kendinden ödün vermiş olursun. Az çaba gösterirsen “Bu aşk için hiçbir şey yapmıyorsun” denir. Kıskançlıklar havada uçuşur. Bazen seni eğitilmemiş bir at gibi dizginlemeye çalışırlar. Bazen savunmasız,
Aşk
Roma Cumhuriyeti (ve sonra İmparatorluğu) ile Ptolemaios Mısır’ı arasındaki o nihai çatışma —yani Jül Sezar ile Kleopatra dönemiyle başlayıp, Marcus Antonius ve Octavianus (Augustus) savaşıyla biten süreç— tam olarak bugünkü ABD-İran/Çin parselasyonuyla aynı ekonomik temele dayanıyordu: Aşırı borç yükü, para biriminin devalüasyonu ve stratejik emtia (tahıl/petrol) üzerindeki tekel arayışı. MÖ 1. yüzyılda Roma, askeri olarak Akdeniz'in hakimiydi ancak ekonomik olarak tam bir yapısal krizin, devasa bir borç sarmalının içindeydi. Sürekli içeride yaşanan iç savaşlar (Marius-Sulla, Sezar-Pompeius çatışmaları), lejyonların maaşları, generallerin bitmek bilmeyen harcamaları Roma hazinesini kurutmuştu. Roma elitleri ve senatörleri lüks içinde yaşarken, devlet bu devasa askeri mekanizmayı finanse etmek için sürekli borçlanıyor, paranın içindeki gümüş oranını düşürüyor (enflasyon yaratıyor) ve iflasın eşiğinde yüzüyordu. Tıpkı bugünkü karşılıksız dolar basan ve trilyonlarca dolar borcu olan ABD gibi. O dönem dünyasında tahıl (buğday), bugünün petrolü neyse tam olarak oydu. İnsanlığı besleyen, orduları yürüten ve şehirleri ayakta tutan yegane stratejik enerji kaynağıydı. Ve bu kaynağın dünyadaki mutlak tekel sahibi, Nil Nehri'nin bereketli topraklarına hükmeden Ptolemaios Hanedanlığı (Mısır) idi. Mısır, sadece muazzam bir tahıl üreticisi değil, aynı zamanda Akdeniz dünyasının en zengin, en yüksek likiditeye (altın ve gümüş rezervine) sahip devletiydi. Roma’nın borç batağındaki elitleri, ayakta kalabilmek ve Roma halkını doyurup isyanları engellemek için (meşhur Panem et Circenses - Ekmek ve Sirk politikası) tamamen Mısır tahılına ve Mısır'ın finansal kredilerine bağımlı hale gelmişti. Mısır Kraliçesi Kleopatra, Roma iç savaşındaki klikleri (önce Sezar’ı, sonra Antonius’u)
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Arius, nitekim Tanrı'nın Oğlu hakkında halk arasında şu iddiaları savuruyordu: "O'nun var olmadığı bir zaman vardı; var olmayan şeylerden var edildi, Baba'nın tözünden [cevherinden] doğmadı; ezelden beri değil, zaman içinde var oldu; asla gerçek Tanrı'dan gelen gerçek Tanrı değildir; aksine hiçlikten yaratılmıştır, Baba'dan küçüktür, irade ve tabiat bakımından değişebilir niteliktedir." O, bu ve benzeri heretik hezeyanlarda bulunurken, daha önce İskenderiyeli Petrus (ki kutsallığı ve şehadetiyle meşhurdur) ve büyük başkeşiş Antonius'un kehanet ettiği üzere, tüm kiliseyi gerçekten büyük felaketlere sürükledi. Bunlardan ilki [Petrus], gece vakti sunak önünde yakararak dua ederken, Rab Mesih'i yırtık bir giysi içinde görmüş ve O’nun kederle şöyle dediğini işitmişti: "Arius, benim giysim olan kiliseyi paramparça etti." Diğeri [Antonius] ise feryat ve gözyaşlarına boğularak, Tanrı'nın sunağının birçoklarının hücumu ve peş peşe tekmeleriyle yerle bir edildiğini gördüğünü aktarmıştı ki bu, Ariusçu barbarlığın bir alametiydi. Kaynak: Sacrorum Conciliorum Nova, et amplissima collectio, in qua praeter ea quae Phil. Labbeus, et Gabr. Cossartius S.J. et novissime Nicolaus Coleti in lucem edidere ea omnia insuper suis in locis optime disposita exhibentur, qua Joannes Dominicus Mansi Lucensis, congregationis matris Dei evulgavit: Ab anno 305. ad annum 346, Tomus Secundus, 1759, p. 635.
1000Kitap
Aşk Türkçeye Arapçadan girmiş bir kelime. "İşk" kökünden geliyor."İşk" yakıcı,şiddetli sevgi demektir.Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya,aşk ve aşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk, toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır.Roma hükümdarı Pompeius, karısına duyduğu aşk yüzünden alaya alınmış, Sezar'a yenilmesinin nedeni olarak dahi bu gösterilmiştir.Dünyanın en eski doğu batı savaşı olarak bilinen Troya savaşı da yine bir aşk hikayesi yüzünden ortaya çıkmıştır. İlk bakışta prens Paris'le güzel Helene'nin aşkı gibi görülen bu kadim hikaye,bir savaşa,insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı.Benzer biçimde çok bilinen aşk hikayelerinden bir başkası Roma hükümdarı Markus Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra arasına geçmiştir.Her ikisinin de sonu fecidir ve bu aşk,Augustus'a yenilmelerine sebep olmuştur.
Tarih
Cicero, Octavius'un böyle bir gücü olduğuna ve onun dostluğuna inanıyor musun? Bana değer veriyor ve Roma'da görünmemi istiyorsun diyelim, peki bu oğlana teslim olduğumda, orada bulunmam mümkün mü? Ondan bizim güvende olmamızı istemesini ve buna razı gelmesini rica etmek gerektiğini düşünüyorsan, niçin ona teşekkür ediyorsun? O bu tür şeyler istenmesi gereken kişinin Antonius değil de, kendisi olduğunu kabul ettiğinde bunu bir lütuf mu saymak gerekir? Devletin hak ettiği kurtuluşa en iyi şekilde kavuşması için efendiyi değiştirmektense başkasının efendiliğinden kurtulmayı dileyen kimse yok mu? Brutus İle Mektuplaşmalar