M.Ö. 399 yılında, Atina'da bir mahkeme, tarihin en büyük filozoflarından biri olan Sokrates’i ölüme mahkûm etti.
Suçlamalar basitti: "devletin tanrılarına inanmamak" ve "gençlerin aklını çelmek".
Ancak Sokrates için mesele çok daha derindi. Hayatı boyunca savunduğu erdemler ve adalet uğruna, bedelini hayatıyla ödeyeceği bir karar aldı. Sürgüne gitme veya af dileme seçenekleri önünde dururken, Sokrates bu fırsatları elinin tersiyle iterek, inançlarına sadık kalmayı tercih etti. Bu, Sokrates'in hem yaşamı hem de ölümünün, felsefi bir duruşun en büyük örneklerinden biri olarak anılmasını sağladı.
Sokrates, dönemin Sofistleriyle aynı zaman diliminde yaşamıştı, fakat onların aksine, evrenin sırlarından çok insanın doğası ve toplum üzerine kafa yormuştu. O, ahlak ve erdem gibi konuların peşindeydi ve bu yönüyle felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indirdiği söylenir.
Sokrates’ten birkaç yüzyıl sonra yaşamış olan Romalı filozof Cicero, onun hakkında şu sözleri söylemişti:
“(O) felsefeyi gökyüzünden yere indirip şehirlerin sokaklarına taşıdı. Felsefeyi evlere getirip, insanları yaşam, ahlak, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorladı.”
Sokrates’in düşünceleri ve yöntemleri, kendisinden sonra gelen pek çok filozofu ve düşünce akımını derinden etkiledi. Ancak en dikkat çekici yanı, felsefesini yazılı hale getirmemiş olmasıydı. O, bilgeliğin diyalog yoluyla, karşılıklı sorgulama ve tartışma ile elde edilebileceğine inanıyordu. Yazılı ifadelerin, zamanla donuklaşıp anlamını yitireceğini düşünüyordu. Belki de bu yüzden Sokrates’in düşünceleri, öğrencisi Platon’un diyalogları sayesinde günümüze ulaştı.
Sokrates’in öğretisi, bugün "Sokratik Yöntem" olarak bilinen bir sorgulama