(…) ama duygunun tek tahrif edebileceği algı değildir. En güçlü duygular kendilerinden daha zayıf duygulara hiç saygı göstermezler. Pek çok kişide son derece keskin bir duygu olan kibir, gerçekten hissedilmiş duyguları bilinçten kovabilir. İzzetinefis, hissedilmesi uygun, zarif olan duyguları hararetle telkin eder. Ve bu yabancılar bilince kurulup gerçek duyguların üzerini tıpkı sanrılı birinin duvar halısının desenlerini görmesini, duvarın önüne gerçekten mevcut bir insanın yapacağı şekilde dikilip engelleyen bir hayalet gibi örterler. Öğrenci de benliğinin bu tarz telkinlerine uyarak, yaşının ve durumunun derin sevinçlerini sözde zevklere feda eder; halbuki kibir ve çevrenin telkin ettiği duyguların kılıfından çıkarılınca bu zevkler beş para etmez. Zevkleri ve kabiliyetsizlikleri bakımından yüzeysel, cemiyet hayatı meraklıları da asla kendi içlerine dönüp, hem çok meşgul hem de aptalca geçen kısır hayatlarının ortasında hissettikleri gerçek duyguları aramazlar ve sonunda bu alışkanlık içlerinde gerçek bir duygu belirmesi olasılığını öldürür. “Başkaları ne der”e bu tabiiyet onları sevimli, terbiyeli, hiç özgün yanı olmayan insanlar haline getirir: ipleri başkalarının elinde duran, iyi huylu mekanik oyuncaklar olurlar. En korkunç anlarda bile hisleri kabul edilen sınırların dışına çıkmaz.