'Yara' çünkü Filipina, en canlı yeridir gövdenin. Hareket oradadır. Can, tam yaradadır. Biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. Yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. Başka türlü akmayı bilmiyoruz. Bizim için hayat orada. Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.
Herkes biriydi ve herkes daha çok biri olmak için uğraşıyordu. Bir isim etiketi olarak hayata yerleştirmeye çalışıyorlardı kendilerini. Önce havalı, sonra mümkünse ürkütücü bir yaka kartına dönüşmeye çabalıyorlardı var güçleriyle. Kulağını ruhlarına dayasa pişen etlerinin cızırtısını duyacak gibiydi. Kariyerlerinin ağır ateşinde öyle pişeceklerdi, bir gün o kadar önemli olacaklardı ki, sonunda soyları boyunca kendilerine yapılmış yatırımın onlarla son bulmuş olmasına değecekti.
İnsanın bu kadar kıymetli olmasında, öyle sayılmasında bir yanlışlık vardı. İnsanı ezen bir şiddet. Hiç kimse olmama konforu yoktu. Herkes birbirinde ya da hayat içinde eriyemeyecek kadar katı haldeydi.
Dilini bilmediği bir yerde ağlamak fenadır. Çünkü seni, senin dilinde susturacak kimse yoktur. Böyle ağlayınca da kendisininkinden başka bir dilde susturulamaz insan. Annen susmadı.
Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.
Göbek bağıyla yazılan kaderi değiştirmek için insanın başına bir şey gelmeliydi. Acayip bir şey. Güçlü bir şey. Başka bir hayata çengel atıp kendini iki hayat arasında bir halatta kaydırıp öteki tarafa geçebilmek için... Bu şehirde insanın başına hiç acayip bir şey gelemeyeceğini, bu yüzden de yaraların bu şehirde unutulamayacağını düşünürken...