Mutlu Ölüm, Albert Camus’nün felsefi dehasının mutfağı gibi Yabancı romanının o meşhur soğukkanlılığından önce, yazarın içindeki o coşkulu ve arayış içindeki genç adamla tanışıyoruz.
Mutlu ÖlümAlbert Camus · Can Yayınları · 20166,2bin okunma
Zarifoğlu, eser boyunca modern insanın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve varoluşsal sorgulamalarını kendi içsel dünyası üzerinden okuyucuya aktarır. Günlüklerin merkezinde; çocukluk özlemi, aile bağları, ölüm bilinci ve tasavvufi bir arayış yer alır. Anlatımında şiirsel, kesik ve kapalı bir dil kullanan şair, anlık duygu durumlarını ve gözlemlerini adeta birer şiir imgesi gibi kelimelere döker. Müslüman bir entelektüelin Batı modernitesi karşısındaki duruşunu, acılarını ve inancına sığınma çabasını da açık yüreklilikle ortaya koyar.Eser, okuyucuya dış dünyadaki olayların kronolojik bir dökümünü sunmaz. Aksine, o olayların yazarın ruhunda bıraktığı derin izleri, kırılmaları ve felsefi hesaplaşmaları gösterir. Bu yönüyle Yaşamak, hem Cahit Zarifoğlu’nun gizemli ve soyut şiir dünyasını çözmek için benzersiz bir anahtar hem de modern Türk edebiyatının en derinlikli, ufuk açıcı otobiyografik metinlerinden biridir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Amin Maalouf zaten çok severek okuduğum bir yazar Afrikalı Leo dışında tüm kitaplarını beğenmiştim. Doğu’nun Limanları da harika bir seçim oldu iyi ki okumuşum Maalouf’un en güçlü yanı tarihi ve politik konuları kurguyla harmanlayıp yormadan aktarabilmesi bence..
Hem Doğulu hem Batılı bir karakterin hayatını okuyoruz ve adam sürekli “ben nereye aitim?” diye bir arayış içinde. Birbirinden farklı kültürlerin, dillerin, dinlerin buluştuğu bu limanlarda insanların farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabildiğine şahit oluyoruz.
Ama en güzel yanı savaşın, sürgünün olduğu yerde bizi heyecanlandıran bir aşk hikayesi var. Müslüman bir adamla Yahudi bir kadının evliliği… Zaten baştan zor, üstüne bir de savaşlar, ayrılıklar falan eklenince iyice imkansız hale geliyor…
Bu arada konu olarak Silahlara Veda ve Yüzbaşının Kızı kitaplarına çok benzettim. Frederic -Catherine’nın ve Grinyov - Maşa’nın yine bir savaş sürecinde yaşadıkları imkansız aşklarına aşırı benziyordu.
Gayet akıcıydı okumanızı tavsiye ederim büyük keyifle okudum ben.
Kitaplarla kalın her daim
•
Doğu'nun LimanlarıAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202640,2bin okunma
Bazı kitaplar vardır; sadece bir dönemi, bir akımı ya da bir siyasi fikri anlatmaz; insanı ve onun varoluş sancısını masaya yatırır. Üstad Necip Fazıl’ın "Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık" kitabı benim için tam olarak böyle bir başyapıt oldu. Kitabın kapağını kapattığımda hissettiğim ilk şey; sadece ideolojik bir eleştiri okumuş olmanın ötesinde, insan ruhunun derinliklerine yapılmış muazzam bir fikrî ameliyata şahitlik etmenin hayranlığıydı.
Üstad bu eserinde, modern dünyanın en büyük çıkmazlarından olan sosyalizm ve komünizm akımlarını, o bildiğimiz heybetli, tavizsiz ve keskin üslubuyla adeta lime lime ediyor. Ancak bunu yaparken kuru bir kuramsal reddiyeye girişmiyor; meseleyi doğrudan "insan" üzerinden ele alıyor.
Kitap boyunca altını çizdiğim satırlarda en çok dikkatimi çeken şey, Necip Fazıl’ın maddeci (materyalist) felsefelerin insanı nasıl tek boyutlu bir varlığa, mekanik bir çarka indirgediğini gösterme biçimi oldu. Üstad’a göre komünizm; insanı sadece midesinden, emeğinden ve üretim ilişkilerinden ibaret görerek onun metafizik derinliğini, ruhunu ve en önemlisi de hürriyetini elinden alıyor. Bu yönüyle eser, bir sistem eleştirisi olduğu kadar, insanlığın kaybolan ruhunu arayış beyannamesidir.
Beni En Çok Etkileyen Yönleri:
Tarihî ve Fikrî Derinlik: Üstad, batı kaynaklı bu fikirlerin doğuşunu, Fransız İhtilali’nden Marksist diyalektiğe kadar uzanan köklerini öyle bir sentezliyor ki, körü körüne bir karşıtlık değil, muazzam bir entelektüel kavrayış sunuyor.
Çarpıcı Üslup: Necip Fazıl’ın o şairane ama aynı zamanda bir kırbaç gibi şaklayan nesir dili, okurken insanı sürekli uyanık tutuyor. Cümleler adeta birer fikir mermisi gibi hafızaya kazınıyor.
"Büyük Doğu" Perspektifi: Batı’nın kendi iç krizlerinden doğan bu suni sistemlerin karşısına, insanı ruhuyla,
Kitap, 1840’lı yılların Topkapı Sarayı’nda yaşayan bir şamaroğlanının gözünden anlatılıyor. Sarayda şehzadelerle birlikte büyüyen bu çocuk, herkesin fısıltıyla bahsettiği “Kınalı Serçe”nin peşine düşüyor. Bu arayış yıllar boyunca sürerken okur da onunla birlikte sarayın iç dünyasını, geleneklerini, insanlarını ve zamanla değişen Osmanlı’yı tanıyor.
En sevdiğim tarafı, tarihin kuru bilgiler halinde verilmemesiydi. Topkapı Sarayı’nın gündelik yaşamını, saray adetlerini ve değişen zamanların insanlara etkisini bir çocuğun merakıyla okumak çok keyifliydi. Bir yandan gizemli bir hikâyenin peşinden giderken bir yandan da fark etmeden tarih öğreniyorsunuz.
Şermin Yaşar’ın sıcak anlatımıyla İlber Ortaylı’nın tarih bilgisi çok güzel birleşmiş. Kitap hem eğlenceli hem öğretici. Kahkaha ile hüznü aynı sayfada buluşturabilmesi de ayrıca hoşuma gitti.
ben bu kitabı gerçekten çok beğendim.
Kısa olmasına rağmen dolu dolu bir kitaptı. Merak duygusunu sonuna kadar korudu, tarihi sevdirerek anlattı ve okurken yüzümde sık sık bir tebessüm bıraktı. Kitabı bitirdiğimde sadece güzel bir hikâye okumuş değil, aynı zamanda Topkapı Sarayı’nın dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim.
hem öğretici hem sürükleyici, tarih ile hikâyeyi çok başarılı bir şekilde birleştiren harika bir kitaptı.
Kınalı Serçeİlber Ortaylı · Kronik Kitap · 20251,800 okunma
"RUHUN FISILTISI"
"Su, yeryüzünde en çok hafife alınan şeylerden biridir. Her yerde olduğu için fark edilmez. Musluktan akar, yağmurla iner, derelerin içinde sessizce ilerler. Oysa su, hiçbir zaman olduğu yerde kalmaz. Ne kadar durgun görünürse görünsün, içinde bir hareket vardır. En sakin göl bile kendi içinde yer değiştirir. İnsan bunu fark etmez çünkü su, kendini göstermek için çabalamaz. Hayat da çoğu zaman böyledir. İçten içe ilerler. Gözle görülür bir değişim olmadan, büyük kırılmalar yaşanmadan, sessizce şekil değiştirir. İnsan bazen bunu ancak geriye dönüp baktığında anlar. Bir zamanlar aynı sandığı halin, artık aynı olmadığını. Eskiden ağır gelen şeylerin hafiflediğini ya da hafif sandıklarının aslında ne kadar yük taşıdığını..."
Hayatın karmaşasında kaybolduğumuz, kendi yankımızı bile duyamadığımız anlar var. Bu karmaşanın içinde çoğu zaman güçlü görünmeye çalışırız. Omuzlarımıza yüklediğimiz "her şey yolunda" maskesiyle günleri geçiririz. Ya görmezden geldiğimiz o kırılmaların da bir anlamı varsa? Ya çatladığımız, dağıldığımız anlar aslında yeniden var olmanın ilk adımıysa?
Yazar, bu soruların peşinden giderek eseri boyunca karşımıza çıkan her durak, insanın kendine varma serüveninin farklı bir yüzünü gösteriyor bize.
Uyanışın verdiği farkındalık, gözlerimizi açtığımız ama henüz ne göreceğimizi bilmediğimiz o ilk an.
Çatlayıp dağıldığımız anlar, aslında ne kadar dayanabildiğimizin değil, ne kadar insan olduğumuzun kanıtı.
Kayboluş hissi, her şeyin anlamını yitirdiği o boşluk.
Arayış ve seçimler, kaybolduğumuz yerde neyi seçeceğimize karar verme cesareti.
Cevaplar vaat etmiyor; aksine, birlikte durmayı öneriyor. İnsanın kendine yabancılaştığı anlardan, kırıldığı yerlerden, susarak geçtiği eşiklerden doğarak.
Hepimizde bir “ruh” var ve o sürekli fısıldıyor