Rousseau’ya göre insanlar doğada eşit ve özgür olarak yaşarlar; fiziksel farklar olsa da bunlar ne üstünlük ne de aşağılık yaratır. Asıl eşitsizlik, insanın doğadan kopması ve toplumsal yapının oluşmasıyla ortaya çıkar. Tarımın ve özel mülkiyetin gelişimiyle birlikte, insanlar arasındaki eşitsizlik derinleşir. Rousseau, özel mülkiyeti “şu arazi benim” diyen ilk kişinin topluma verdiği en büyük zarar olarak görür. Ona göre bu an, insanın özgürlükten uzaklaşarak toplumun hiyerarşik düzenine boyun eğdiği andır.
Onun düşüncesinde “doğa durumu”, insanların ilkel ama barışçıl bir hayat sürdüğü, sahiplenme duygusunun ve toplumsal baskının henüz gelişmediği bir safhayı temsil eder. Ancak zamanla akıl, karşılaştırma ve rekabet gibi unsurlar devreye girer. İnsanlar kendilerini başkalarıyla kıyaslamaya, üstünlük kurmaya başlar. Böylece yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve siyasal eşitsizlikler de doğar.
Eser yalnızca bir toplumsal eleştiri değil, aynı zamanda modern uygarlığın temel varsayımlarına karşı güçlü bir meydan okumadır. Rousseau, ilerlemenin ve uygarlığın her zaman iyiye götürmediğini; insanı özünden, doğallığından ve özgürlüğünden uzaklaştırdığını öne sürer. Bu düşünceler, hem Fransız Devrimi’nde hem de sonraki pek çok düşünürün eserinde etkili olmuş düşüncelerdir zaten.
Eser, insan doğası, toplum ve adalet üzerine derin bir sorgulamadır. Eşitsizlikleri sorgulamakla kalmaz, bunların tarihsel kökenlerini irdeleyerek okuru kendi yaşadığı düzen üzerine yeniden düşünmeye davet eder.