Çoğu zaman saldırganlık, doğrudan saldırma arzusunun ifadesi olarak değil, kendisini savunma zorunluluğu biçiminde ortaya çıkar.
Özne kıskançlık, haset, talebinin karşılanmaması vb yaşadığı frustré olması sebebiyle ötekine saldırmak istemektedir; ancak bu arzu benlik ideali, ahlaki yasaklar veya Öteki'nin yasağı nedeniyle kabul edilemez bulunur. Bunun sonucunda saldırgan dürtü ikincil bastırmaya uğrar.
Fakat bastırılan agresyon ortadan kalkmaz. Benlik içerisinde birikmeye devam eder. Öznenin tanımakta zorlandığı bu gerilim zamanla belirsiz bir affekte dönüşür. Bu, tasarımsız kalmış affekt ise çoğu durumda kaygı biçiminde deneyimlenir.
Böylece başlangıçta saldırma arzusu olarak ortaya çıkan şey, özne tarafından kaygının sinyallemesi sebebiyle "tehlike altındayım" duygusu şeklinde yaşanmaya başlar.
Bu noktada çeşitli savunma mekanizmaları devreye girer:
Saldırmak istemek →
İkincil bastırma → Saldıramamak →
Agresyonun benlikte birikmesi →
Birikimin tasvirsizliği olarak tanınmaz bir affekte dönüşmesi →
Affektin kaygı olarak yaşanması →
Kaygının egoyu tasarımsız bir tehlike olarak sinyallemesi →
Kaygıyı taşıyamamak → Tersine çevirme →
"Saldırılacağım" →
Yansıtma →
"Saldırgan olan ben değilim, o" →
Bastırılmış agresyonun dışsallaştırılması →
"Kendimi savunmam gerekiyor" →
Rasyonelleştirme →
"En iyi savunma saldırıdır" →
Entelektüalizasyon →
Saldırının meşrulaştırılması.
Bu mantıkta özne artık kendi saldırganlığıyla karşılaşmaz. Saldırganlık Öteki'ne atfedilmiştir. Böylece özne, kendi agresyonunu savunma kisvesi altında yaşama imkânı bulur.
Lacancı açıdan mesele, saldırganlığın ortadan kalkması değil, öznenin onu kendisinin bir parçası olarak tanımaktan kaçınmasıdır.
Bu mekanizma yalnızca bireysel düzeyde değil, kolektif fantazmalarda da gözlemlenebilir. Edebiyat,