Irmak Zileli - Şimdi Buradaydı
Roman, Psikiyatrist olan Birkan danışanı Yankı'nın bir cinayet işleyebileceğinden şüpheleniyor ve son seanslarında ona bunu nasıl söyleyeceğini düşünerek başlıyor. Sonrasında hem hikayenin hem karakterlerin geçmişlerine kesikli bir yolculuk yapıyoruz. İki karakterin geçmişlerine, çocukluk travmalarına, ilişkilerine, kayıplarına ve eksikliklerine tanıklık ediyoruz.
Kitaba başladığımda beni ilk etkileyen şey hikâyenin kendisinden çok anlatılma biçimi oldu. Roman daha ilk sayfalardan itibaren okuru güvenli bir zeminde yürütmüyor. Hikâye doğrusal ilerlemiyor; anılar, düşünceler, geçmiş ve şimdi sürekli iç içe. Konuşma tırnakları yok, noktalı virgül yok, paragraflar arasında boşluk yok. Yankı'nın bir cümlesinden hemen sonra Birkan'ın annesinin cümlesini okuyabiliyorsunuz mesela çünkü o ses Birkan'ın zihninde yankılanıyor. Diyalog ile anı, dış ses ile iç ses arasındaki sınır bu şekilde sürekli eriyor. İlk başlarda bu durum beni zaman zaman zorladı. Kimin konuştuğunu, hangi zaman diliminde olduğumu anlamak için bazı bölümleri tekrar okumam gerekti.
Ama sonradan anlıyoruz ki bu anlatım tarzı okuru metinde tutmak için çok gerekli. Dikkatinizi sürekli diri tutuyor, odaklanmanızı sağlıyor. Başka bir şeyle ilgilenme şansınız yok çünkü bir cümleyi kaçırırsanız konunun gidişatını kaybediyorsunuz. Okur olarak size hazır cevaplar sunulmuyor, boşluklar doldurulmuyor, ne düşüneceğiniz söylenmiyor. Bu nedenle romanın içine çok erken bir noktada giriyorsunuz.
Roman boyunca en baskın başlıklardan biri kayıp duygusu. Kitapta neredeyse herkes bir şeyini kaybetmiş gibiydi. Bir baba yok, bir kardeş yok, cevaplar yok, tamamlanmış hikâyeler yok. Karakterlerin hayatlarında olduğu gibi anlatının kendisinde de eksiklikler ve boşluklar var. Bunlar nerede diye
🩷Merhaba kitapseverler…
🩷Kitabın Adı- Şeytanla Anlaşma
🩷Kitabın Yazarı- Lorraıne Heath
🩷Kitabı Çeviren- Buse Barış Katı
🩷Kitabın Sayfa Sayısı- 422
🩷Şeytanla Dans kitabından sonra bugün serininin ikinci kitabı ile sizlerle birlikteyim…
🩷Kitap, aristokrasinin o pırıltılı ama bir o kadar da ikiyüzlü dünyası ile Londra’nın tehlikeli sokaklarını harika bir tezatla önümüze seriyor. Karakterlerimiz ise tam anlamıyla zıt kutuplar! Bir tarafta hayatı kurallara göre oynamış, asil ve zarif dul Düşes Olivia; diğer tarafta ise sokaklarda büyümüş, hayatta kalmak için savaşmış, şimdinin karanlık ama zengin kumarhane sahibi Jack Dodger.
Ölen dükün, 5 yaşındaki oğlunun vasiliğini Jack’e bırakmasıyla başlayan bu “zorunlu” birliktelik, sayfalar ilerledikçe öyle bir çekime dönüşüyor ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Lorraine Heath, karakterlerin geçmişindeki o trajik detayları (özellikle Jack’in çocukluk travmalarını) öyle dokunaklı işlemiş ki içim sızladı.
“Zıt kutuplar birbirini çeker” klişesini zekice diyaloglarla ve karakter derinliğiyle bambaşka bir boyuta taşımış yazar. Görünüşün ardındaki gerçekleri, önyargıların nasıl yıkıldığını okumak harikaydı. Dönem aşkı ve güçlü karakter dinamikleri sevenler kesinlikle şans vermeli!
Siz bu seriyi okudunuz mu? Jack Dodger hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım…
🩷Kitaptan Alıntılar
🩷”Bazı arzular insanı kurtarmıyor; tam aksine, en derin uçuruma sürüklüyordu.”
🩷”Bazen kurtuluş, şeytanın kalbiyle en tehlikeli anlaşmayı yapmaktan geçer.”
.
.
.
.
.
.
#arladyayayınları #şeytanlaanlaşma #okudumbitti #tavsiyekitap #_dream_bookstore
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ayfer Tunç'un Kapak Kızı romanı, modern şehir hayatı içerisine sıkışmış karakterlerin kendi geçmişleri ve aileleri ile hesaplaşmalarını anlatan çarpıcı bir eserdir. Yazar, yüzeyde kusursuz görünen hayatların arka planındaki çürümeyi, saklanan sırları ve bireyin içsel yalnızlığını oldukça keskin bir dille gözler önüne serer. Toplumsal beklentiler ile kişisel arzular arasındaki çatışmayı merkezine alan bu roman, Türk edebiyatındaki çarpıcı karakter analizlerinden biridir.
Kapak KızıAyfer Tunç · Can Yayınları · 202013,7bin okunma
Tuketim uzerine kurulan hayat varligini normlar olmaksizin surdurmek zorundadir.Ona yon veren sey artik normatif kurallar degil Bastian cikarma sayisi siddetli artan arzular ve hedefi belirsiz isteklerdir
"Anladım ki bu dünyanın tek hakikati insanın yalnızlığıdır, ötesini anlamaya çalışanların kalbinde sadece yorgunluk kalır. "
Tarık Tufan’ın Gece Açan Çiçekler’ini okuyup bitirdiğimde, kalbimde hem ağır bir hüzün hem de tarifi zor bir huzur kaldı. Bu kitap, sadece bir hikâye anlatmıyor; adeta ruhumuzun en karanlık odalarına kilitlediğimiz o sırları, söküp atmaya korktuğumuz kirli sargıları birer birer gün yüzüne çıkarıyor. Kitabı okurken, yazarın o çocuksu ama devasa inancıyla hayatı nasıl dönüştürdüğüne şahitlik ediyorsunuz.
İşte bu sarsıcı yolculuktan bende kalanlar ve sizin de bu dünyada neden kendinizi kaybetmeniz gerektiğine dair notlarım:
Kaderin İlk Sözü ve Son Kararı:
Kitap boyunca peşimi bırakmayan en güçlü duygu, kaderle olan o amansız randevumuzdu. Şunu anladım ki; "İlk söz insanın hakkıysa da son sözü söylemek her zaman kadere düşermiş". Bizler adımlarımızı atıyoruz, çabalıyoruz ama yolu inşa eden her zaman kader oluyor. Yazar bize sabrı ve teslimiyeti hatırlatıyor; çünkü biliyoruz ki "yüksek arzular, beraberinde her zaman yüksek sınanmaları ve ağır bedelleri getirir" Bu teslimiyet, bir yenilgi değil; aksine hayatın o trajik şaşkınlığı içinde ayakta kalma çabası.
İçimizdeki Putlar ve Toplumsal İkiyüzlülük:
Okurken kendimi sık sık toplumsal bir aynanın karşısında buldum. İnsanların neden başkalarının masumiyetinden bu kadar korktuğunu, neden şehrin kötülerle dolu olduğu düşüncesiyle teselli bulduklarını sorguladım. Meğer bizler artık taştan heykellere tapmıyormuşuz; bizim putlarımız artık kendi nefsimiz, kibrimiz, itibarımız ve bitmek bilmeyen iştahımızmış. Hatta bazen aşk bile en kuvvetli putumuz haline gelebiliyormuş. Bu kitap, bizi bu görünmez putlarla yüzleşmeye zorluyor.
Aşk: Hayatla Ölüm Arasındaki O Taşkın Nehir:
Eserde aşk, alışık olduğumuz o
Beyaz geceler Fyodor Dostoyevski tarafından 1848 yılında yazılmış ve aynı yıl içerisinde yayımlanmış, romantizm ile gerçeklik arasında bir geçiş niteliği taşıyan değerli bir uzun öyküdür.
Eserimizin kahramanı Bay Hayalperest, olanca yalnızlığı içinde yaşama ait hissetmek, yaşamın bir parçası olabilmek, arayışını anlamlı ve amaçlı kılabilmek için gerçeklikten kopararak, bir gün gerçek bir yaşama nüfuz edebileceği ümidiyle zihninde kurmaca bir dünya yaratarak adeta bir hayatta kalma mekanizması geliştirmiştir.
Hayal, aşk ve gerçeklik teması ekseninde oluşturulmuş olan bu eserde isimsiz bir anlatıcının dört gece boyunca yaşadığı duygusal deneyim aktarılmaya çalışılır. Kahramanımız Bay Hayalperest, bir gün gerçek anlamda, gerçekliğe nüfuz edebilecek ve onu derinden anlayıp sevebilecek bir bağlanma nesnesi arayışındadır. İşte tam bu sırada karşımıza Nastenka çıkar. Hayalperest ilk defa bir şey tarafından görüldüğünü hisseder ve Nastenka’yı henüz doğru dürüst tanımamasına rağmen ona karşı derin bir sevgi ve bağlılık hisseder, hatta daha da ileri gidip ona aşık olduğunu bile ifade eder. Eserin trajedisi de işte tam burada başlar.
Aslında Nastenka’nın hikâyesi, Hayalperest’in hikâyesiyle fikir olarak neredeyse aynıdır. Nastenka da yalnızdır ve yaşamı onu kaygılandırır ve huzursuz eder. Fakat Nastenka’nın yalnızlığının farkına varması ilk kez kiracının yaşamına dahil olmasıyla gerçekleşir. Zannımca Nastenka, kiracı sayesinde bir başka ihtimalin de olduğunu bütün çıplaklığıyla kavrar, sıkıştırılmış hisseder ve özgürlüğü arzu eder. Nastenka’ya bir kapı aralanır kiracı sayesinde; Nastenka kapıyı itmek, sonuna kadar açmak ve dışarı çıkmak ister. Dışarı ihtimali onu heyecanlandırır.
Kitaptaki sevgi kavramı üzerinde durulması gereken bir kavramdır. Çünkü baktığında Nastenka
Beyaz GecelerFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024102,3bin okunma