Modern dediğimiz o dünya ve birlikte var olan sosyal medya o kadar ikiyüzlü ki; bir kadını sadece ünvanı, toplum tarafından kabul gören bir mesleği ve cüzdanı varsa göklere çıkarıyor, hiçbir marifeti olmasa bile övüyor. Ama ömrünü, sabrını ve sevgisini bir evi yuva yapmaya adamış o emektar kadınları görmezden geliyor. Şaşaa ve gösteriş, sadeliği yuttu. Sosyal medyadaki lüks hediyeler, caka satılan statüler alkışlanırken; bir sofraya ruh katan, hayatı ilmek ilmek ören paha biçilemez emekler "paraya tahvil edilmediği" için değersiz sayılıyor. Dünya sahte pırıltılara o kadar kör olmuş ki, yanı başındaki saf altını seçemiyor. Tüm bunlara rağmen vicdanı dimdik ayakta kalanın değerini bilmeyen vitrin köleleri bilsin ki; hayatı ayakta tutanlar reklamı yapılanlar değil, o gizli emeği hakkıyla var edenlerdir.
1000Kitap
Rahmetle...
Bugün, ömrünü ilahi aşkın ve ümmet derdinin potasında eritmiş, gönül ehli Abdülmetin Balkanlıoğlu Hoca’mızın dâr-ı bekâya, asıl vatanına rücu edişinin 8. sene-i devriyesi. ​O, dünyaya ve onun geçici ziynetine sırtını dönmüş; heyecanını, kelamını ve nefesini nefis terbiyesine, Hakk’ın rızasına adamış müstesna bir muallimdi. Kürsülerden yükselen o gür sesi, asıl kalplerdeki gaflet uykusunu uyandıran manevi bir nefesti. Gönüllere dokunan o samimiyetini ve dervişane duruşunu her geçen gün daha çok arıyoruz. ​"Kişi sevdikleriyle beraberdir." fehvasınca, Rabbim hoca’mızı hasretini çektiği Sevgililer Sevgilisi’ne (s.a.v) ve salihlere yoldaş eylesin. Abdülmetin Balkanlıoğlu Ruh-u şerifi için el-Fatiha...
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Fonda Lee, Yeşim Şehri ile başlayıp Yeşim Savaşı ve Yeşim Mirası ile devam eden epik fantastik roman serisi Yeşil Kemik Efsanesi’nin çoksatan yazarı. Ayrıca Zeroboxer, Exo ve Cross Fire adlı bilimkurgu romanları da övgüyle karşılandı. Locus, Aurora ve Dünya Fantezi Ödülünü dört kez kazanmanın mutluğunu yaşadı. Hugo, Nebula ve Oregon Kitap Ödülü için birçok kez finalist oldu. Romanları yıldızlı eleştiriler aldı ve NPR, Barnes & Noble, Syfy Wire gibi önemli yayınlarda Yılın En İyileri listelerine girmeyi başardı. Yeşim Şehri bir düzine dile çevrildi, TIME dergisinin Tüm Zamanların En İyi 100 Fantastik Kitabı listesine seçildi ve televizyon için geliştirme opsiyonu aldı. Fonda aynı zamanda övgü toplayan kısa kurgular da yazdı ve Viable Paradise, Clarion West gibi yazarlık atölyelerinde eğitmenlik yaptı. Aksiyon filmlerini ve Eggs Benedict'i seven eski bir kurumsal stratejist ve siyah kuşak dövüş sanatçısı olan Fonda, Kanada'da doğup büyüdü ve hâlen Kuzeybatı Pasifik'te hayatını sürdürüyor. Aurora Ödülü 2024 En İyi Kısa Roman Kazananı Nebula Ödülü 2024 En İyi Kısa Roman Finalisti The New York Times 2023 Yılının En İyi Bilimkurgu ve Fantastik Kitapları Seçkisi Slate 2023 Yılının En İyi Kitapları Seçkisi Özgürleşen Gökyüzü, Dünya Fantazi Ödüllü Yeşim Şehri’nin yazarı Fonda Lee’den, bedeli ne olursa olsun tutkuların peşinden gitmeyi anlatan destansı bir fantastik öykü. Bir mantikorun, annesini ve küçük kardeşini öldürmesiyle Ester’in ailesi parçalanmıştır. Geriye babasının acı dolu sessizliği ve ailesini elinden alan canavarları öldürmeye yönelik güçlü bir arzudan başka bir şey kalmamıştır. Bu büyük kayıptan sonra Ester’in kaderi kendi yolunu bulur: Efsanevi devasa rokh kuşlarının cesur ve kendini adamış terbiyeciler tarafından mantikor avlamak için eğitildiği Kraliyet
Irkçıyım demeyin!
1944 davası gibi Türkçü Turancılık yeniden lanetlenebilir. Çünkü küllerinden doğan bir akıma dönüştü. Peki nedir bu 1944 davası? 1944 Irkçılık-Turancılık Davası, bu toprakların gördüğü en büyük haysiyet, sadakat ve aynı zamanda en büyük ihanet kırılmalarından biridir. Türk tarihinin sayfalarına kapkara bir leke gibi kazınan, ama o lekenin içinden birer çelik gibi parlayarak çıkan Türk milliyetçilerinin destanıdır. ​Gelin, hafızamızı bir tazeleyelim de o günlerde ne dolaplar dönmüş, kimler kimlerin arkasına saklanmış bir kez daha görelim. ​Yıl 1944. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıyoruz. Dünyadaki dengeler değişiyor, Sovyet Rusya ayısı pençelerini bileyliyor. Dönemin Ankara hükümeti ise arkasını sağlama almak, "Bakın biz faşist değiliz, komünist hiç değiliz, ortadayız" mesajı vermek için bir kurban arayışına giriyor. İşte tam o sırada, ömrünü Türk ülküsüne adamış, tavizsiz, bükülmez bir kale çıkıyor karşılarına: Hüseyin Nihal Atsız. Başbuğ ​Atsız Ata, dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı o meşhur açık mektuplarla (yorumlarda mektupların genel yapısını yazdım, dileyen okuyabilir.) devletin kalbine sızan lanet sapkın komünist yapılanmaları, millî eğitimdeki çürümeyi bir bir deşifre ediyor. Vatan hainlerinin isimlerini bir bir yüzlerine çarpıyor. ​Peki devlet ne yapıyor? Teşekkürü geçtim, hakikati söyleyen her Türk aydınına yapıldığı gibi Atsız’ın üzerine çullanıyorlar! Sabahattin Ali gibi isimleri maşa olarak kullanıp Atsız’ı mahkemeye veriyorlar! ​3 Mayıs 1944’te Ankara’daki duruşma günü, o güne kadar susturulduğunu sandıkları Türk gençliği bir çığ gibi Ankara sokaklarına dökülüyor. (Benzeri yaşanacak, biliyorum. Tarih tekerrürden ibarettir ve biz tekrar bunları yaşayacağız) Binlerce Bozkurt, "Kahrolsun komünistler!" diye bağırarak Atsız’ın
1000Kitap

umay • İTC

@otuken_okuru
·
Bunu alıntılayıp ırkçılık üzerinde konuşacağım. Diyemiyoruz.
Gerçek düşüncelerimizi belki bu vakte kadar sakladık. Ancak şu anda tutukluyuz. Esir alındık. Artık tüm gücümüzle aktif olma yaktidir.
Alıntı
Varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik isimli eserinde trajik bir “kötü niyetli kadın” tanımı yapar; "Bir ilk buluşma masasında oturan kadını hayal edin. Karşısındaki adamın onun için beslediği niyetleri, zihninin arkasındaki o asıl arzuyu çok iyi biliyor. Er ya da geç kaçınılmaz bir karar vermesi gerekeceğinin de farkında. Fakat bu gerçeğin ağırlığını, o anın aciliyetini hissetmek istemiyor; bu yüzden adamın tavırlarındaki o güvenli, mesafeli ve saygılı maskeye sığınıyor. Ama işte o an geliyor: Adam birden kadının elini tutuyor. Bu ani hamle, zamanı durduruyor ve kadını bir karara zorlayarak her şeyi tehlikeye atıyor: Elini orada öylece bırakırsa, bu flörtü onaylamış ve bir bağın içine çekilmiş olacak. Elini aniden geri çekerse, o anı büyüleyici kılan o kırılgan, uçucu uyumu paramparça edecek. Kadının tek bir amacı kalıyor artık: Karar anını olabildiğince uzağa, geleceğe fırlatmak. Ve hepimizin çok iyi bildiği o sinsi oyunu oynamaya başlıyor: Kadın elini orada bırakıyor ama o eli hissetmiyormuş gibi davranıyor. Hissetmiyor, çünkü ne tesadüftür ki tam o saniyede kendini tamamen derin, entelektüel düşüncelere adamış durumdadır! İşte o anda, ruh ile beden arasındaki o sahte boşanma tamamlanmıştır: Kadının eli, adamın sıcak avuçları arasında cansız bir nesne gibi hareketsiz kalır. Ne rıza gösterir, ne de direnir. İşte biz, kendi özgürlüğünden kaçan bu kadına; kendi kendine yalan söyleyen 'kötü niyetli' bir ruh diyeceğiz.
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset