Doğru olan ve doğru yolu tutan insanlar, hayatta karşılaştıkları yıkıcı güçlere karşı koyarken Allah'ı mutlak güç kaynağı olarak yanlarında görürler. Bu hazır güçle insan, huzur ve güvene kavuşur. Zayıf düştüğü zaman her şeye gücü yeten kudretin kendisine yeni bir güç bahşedeceğine inanır. Tarihin etkin aktörlerinin hikâyesini anlatan örneklerle hayat bulur. Ebûssuûd Efendi'nin İrşâdu Akli's-Selîm adlı eserinde "Sizin için kısasta hayat vardır." ayetinde geçen kısası, aynı zamanda kasas (geçmiş halkların yaşam hikâyeleri) olarak okuması, tam da inanç ve azimleriyle tarihin etkin örnek aktörleri olarak sembolize edilen peygamberlerin yaşamını, olağan yaşamın takip edebileceği bir izlek olarak sunar.
İnsana "daha iyi ve daha kalıcı" bir dünya vadederek ona umut aşılayan ve harekete geçiren din, eğer bu umudu gerçekleştirecek temel değer ve normları insanla buluşturamazsa yine dünyevileşemez ve vadettiğini gerçekleştiremez. Bu durumda umut, lügatimizdeki en tehlikeli kelimeye dönüşür. Zira gerçekleşmeyen umutlar, önce hayal kırıklığı, ardından çaresizlik, en sonunda da radikal tepkileri yaratır. İnsanlara vaat edilenlerin gerçekleşmemesinin, son iki yüzyılın bütün radikal hareketlerin arkasındaki temel motivasyonlardan kaynaklandığını unutmamak gerekir.
Dünyayı dinin bedeni olarak tanımlayınca dünyevileşmek, dinin kendini gösterim ve hissettirme alanı olarak kaçınılmaz hâle gelir. Din için dünyevileşmek değil, tam tersine dünyevileşememek, dünyaya ait olamamak, zaman ve mekanın ruhundan kopmuş bir şekilde seraplar aleminde yaşamaktır yok edici olan. Zaman ve zemine ait sorunların dışında soyut bir evren tasarımı peşinde olan, inananların ertelenen özlemleri üzerine kendi varlığını inşa eden bir din, yaşadığımız dünyaya ne kadar dokunabilir?