Bir de söylemeden geçemeyeceğim, çok arkadaşım oldu, iyi olan müzisyenler tanıdım. Ancak onlar nasıl söyleyeyim müziği bir yabancı dil, bir oyun öğrenir gibi öğreniyor, sonra da kuralları uyguluyor, neşe içinde hayatlarına dönüyorlardı. Anlatması zor ama ben ne neşe bildim ne dönebildiğim bir hayatım oldu. Baştan sona zehirlenmiş, tüm hayat enerjisi emilmiş gibiydim. Bu müzikleri dinleyip de hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkabilenlere, tıka basa yemek yiyenlere, başka basit şeyler konuşup gülenlere şaşıyor, irkiliyordum.
Benim on beş yaşımda yanıma gelen bu hakikat niye elli-altmış yaşındaki adamların semtine uğramıyordu; bu adamlar nasıl, neyle yaşıyor, bu gücü nerden buluyorlardı, hiç anlamıyordum, irkilip duruyordum.
Çünkü fıtratımız böyleydi. Bazı şarkı sözleri, yaşarken hiç duymadığım bu sözler, bana dünyanın en acı ama en can alıcı hakikatleri gibi geliyor, bazı an ve sözlerde kalbimin paramparça olduğunu, ölmek istediğimi duyuyordum.
Bir şekilde müzik dinlemeye başladım. Kendi çağımın öncelerine ait bana dünyanın en yüksek eserleri gibi gelen müzikler. Bunlara açık bir gönlüm olduğu için kendimi de çok yüksek, ama doğuştan yüksek sayıyordum. Arkadaşlarım arasında benim dinlediklerimi bilen, duyan yoktu.
En büyük şeyleri görüp anlayamayanlar, kendileri ile ilgili varla yok arası bir şeyi sezmede bile nasıl maharet sahibi olabiliyorlar böyle benim gibi, ne tuhaf.