"Bana söyler misin oğulcuğum, hangi hâlin izalesine sabrediyorum?" Başımda bir uyuşma, gözlerimde bir kararma hissettim. Bir şey söylemek istedim, kadının sözleri yine her zamanki gibi çok dünyaya aitti. Ben öbür dünyayı soranlara verilen aptal cevapları bana böyle şeyler sorulunca hissediyor ve bir mahalle imamı inandırıcılığında ve ilminde kalıyordum.
Ama tuhafı şu ki ben galiba hayatımda hiç gerçekten açık sözlü bir insanla karşılaşmadım. Bütün bu insanlar bana hemen hiçbir şey söylemiyorlardı. Kendimle kalan ben de ya tepiniyor, ya acı çekiyor, ya büyüklük duyguları ile kabarıyor, ya hep olduğu gibi hayalleri asıl yerine koyarak dayanıyordum.
Gelecek kaygısı, bir şey olma duygum hiç olmadı. Olana da şaştım. Bu konularda günlük konuşmaları bile zor idare ettim, anlamıyor, kendimi veremiyordum. Para ile de yakınlığım yoktu.
Onları bize sormak lazım, ne kof, ne uğursuz olduklarını anlayabilmek için. Bizi de belki gençken görmek lazım, sadece gençken. Nasıl söyleyeyim gençlikte her şey yakışıyor, bomboş oturmak bile.
Başkasının on beş yaşında bildiğini ve unutmaya çalıştığını kendileri otuz beş yaşından sonra ve elbet en etkisiz, zayıf hâliyle, başka bir sürü çöple dolduktan sonra öğreniyor, daha doğrusu sağdan soldan duyup üzerlerine yamıyorlardı.