Yastığımın altında
cam bir küre içinde
(çevrilince kar yağdıran)
gümüşi bir kaydırak var
ağlayarak kayıyorum üstünden,
geri dönüp merdivenleri
çıkarken gülüyorum.
Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum.
Öylesine
bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
yok.
Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben.
Yere göğe
zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi?
Bu kutla tanrının
yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
yığılıyor, işte yetkin eşitlik...
her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor.
Bir eskiciden
satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
dağılıp toprağın suyun
ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.
Nilgün Marmara
Canım sıkıntı sınırı - Nilgün Marmara
kar yağıyor çok güzelsin istanbul
büyük aşkım küçük çıktı
deli gibi şarap içme zamanı
esrimeden dayanılmaz olaylar saldırısı
çok sorumsuz gemiler
demir atmış limana
bir muhteşem sıkıntıdır bana
içinden tramvay geçen beyoğlu
(Yayımlanmamış, Gecedeste)