• YUSUF'U TANIMAK!

    Benim adım Yusuf. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdum. Mevsimler sonbaharı gösteriyordu yanlış hatırlamıyor isem. Bir gün var ki hayatımın ilk karanlık günüdür. Ruhumu aydınlatmayı başaramamamın başrolünde o gün yatar. O gün eşkiyalar sadece anamı babamı değil, şu hayatın bana özgür kıldığı tek şeyi de çaldılar. 3 jandarma ve kaymakam geldi, baktılar yabancı ama acıanası hikayeme. Kan gövdeyi çoktan kaplamıştı, ıssız ve sessiz oturmuş ölümü kabullenme çabasında idim. Ölüm benim için gelmemişti ama beni de es geçmemişti. Nefes alan bir suret beni ne kadar yaşanılır kılardı bilmem. Küçüğüm işte 6 yaşındayım. Hikayemin 6 yıl önce başladığını sanıyordum, benim hikayem asıl şimdi başladı. Çekip götürdüler kolumdan beni. Ne istediğimden de emin değildim. Başımı okşayan elleri eşkiyaların elinden ayıran neydi? Başıma ellerini uzatan jandarmalardan benim hikayemi ayıran neydi? Bilemiyorum, dedim ya 6 yaşındaydım. Düşünmekten çok acı çekmeye programlamıştım kendimi. Ağlamayı bile beceremediğim gerçeği yüreğimi apayrı dağlıyordu. ''Kadersiz'' derler ya hah kaderim yoktu benim. Acıların çevrelediği, kanların ayağımın ucuna değdiği, ellerimi başımdan kaldıramadığım, acınası bir zavallıydım. Yatakta kanlar içinde ruhunu teslim etmiş iki zavallının çocuğu değildim artık. Yusuf olmasına Yusuf'tum. Zavallı Yusuf! besleme Yusuf! (Kitabın girişiyle alakalı içimden geçenler)

    ''Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek... Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek... Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.''
    *Kalbinden nefes alan biridir Yusuf. Sevdiği, değer verdiği şeyleri savunmak adına dünyayı yıkıp / yakabileceğini hisseden, ancak çarelerin sonuçla bir türlü buluşamamasından müzdarip. Yazgısıyla savaşıp gözle görülür bir dönüşümü başarmanın mucizesini aradı kendince. Bir hiç olarak bellediği hayata mucizevi bir dokunuş gerekiyordu. Bir umuttu sevmek, mucizelere inanmıştı Yusuf sevgisine istinaden. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'un kaderiyle eşdeğer olmak zorunda kalıyordu. Değişmemiş ve doyuma ulaşılmayacak bir dünyanın yok oluşa sürüklendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız bu eserde.

    Sabahattin Ali'yi anlayamamak, tanıyamamak!

    1937 yılında basılan bu roman, Sabahattin Ali'nin yarısı tutuklanmalar ve kaçmakla geçen hayatında yine bir tutukluluk ertesi yazdığı bir eseridir. 1933 yılında bir şiirde Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ertesi yıl af ile dışarı çıkmıştır. 1934 yılında ise yine Atatürk'ü öven bir şiir yazmıştır. Bu kimilerine göre geri vites olarak adlandırılsa da yakın çevreleri yaşamının sona ermesinden sonra bile Sabahattin Ali'nin Atatürk'ü çok sevdiğini söyler. Hep derim diyorum sosyalist / hümanist bir adamı koskoca bir ülke sığdıramamış, her seferinde sindirmeye çalışmış. Bu adamı ne sağcılar ne de solcular sevdi. Oysa ülkesine olan bağlılığı yüzünden Almanya'daki okulundan kovulmuştu. Nasıl mı? Pek nitelikli bir geçmişleri olmayan Hüseyin Nihal Atsız'a 1930 yılında anlatmıştır bunu:

    "Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış."

    Şimdi diyen olacak ee ne olmuş bir tokat atmışsa? Sabahattin Ali, bence bunun sonuçlarını bile bile attı bu tokadı. Ülkesi kendine bu kadar yabancı, bu kadar düşman iken o hep kalbinin bir köşesinde sevdi Türkiye'sini. Vatan sevgisi ayrıdır çünkü. Sadece Nihal Atsızlar, Nazım Hikmetler, Ali Ertekin (!)'ler sevmedi bu ülkeyi. Karış karış hapishanelerini, topraklarını gezen Sabahattin Ali'de sevdi. Hem de çok güzel sevdi. Eserlerini okuyanlar da bunu çok rahatlıkla idrak edebilir.

    Hüseyin Nihal Atsız ile yaşadığı tartışmaların temelinde de yine yazdığı eserler yatar. Fikirler insanların hoşuna gider gitmez bunu anlarım ancak fikirler üzerinden çatışmak işte buna karşıyım. Sürekli izlenen ve yeniden hapse tıkılmak için türlü türlü bahaneler ile kovaladıklarından ülkeden kaçmak isteyen Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948’de katlettiler. Arkadaşı Naci'ye yazdığı şiirde şunları söylemişti:

    Kardeşim Naci beni
    Kovacaklar mektepten
    Ya kovsalardı seni
    Ne yapardın acep sen

    İşte ben karar verdim
    Bu gece öleceğim
    Üzülme sen çünkü ben
    Göklerde gezeceğim.

    ---İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.---

    Bu Yusuf'un içine gizlenmiş Sabahattin Ali suretidir. Çevresindeki insanların onu anlayamayışı, içten içe yalnızlığa götürmüş ancak yazma eyleminden hiçbir surette vazgeçmemiştir. Arkadaşı Nahit hanım'a 24 Kasım 1927 yılında mektubuyla şöyle seslenmiştir.
    (........)
    Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
    (......)

    Kuyucaklı Yusuf eserini bu kadar sevmemin sebebi Sabahattin Ali'ye olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü yazar muhakkak surette kaleme aldığı eserde kendinden bir parça bırakmalı ki yazdıklarını hissedebilelim değil mi? Yusuf'un çevresinde ya çok iyi insanlar bulunur ya da tamamiyle kötü insanlar. Zamanla kötü insanlar çevresindeki iyi insanları da kendi safına çeker. Zaten az nüfuslu olan kalbini tamamen yalnızlaştıracaktır bunlar. Yusuf kendi iç dünyasında bir mahkumu canlandırmakta idi. Bununla birlikte evinde, yaşamında oluşan hadiselere karşı ilgisiz olmasa da ilgisiz görünmekte, içindeki yangını bir türlü dışarı çıkaramamakta idi. Bir facia ile başlayan hayat daima facia ile mi biter? Evet! Kadersiz Yusuf için tam anlamıyla bu geçerli oldu. Yalanlarla avunmak yerine gerçeklerle acı çekmeye razı idi. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'u yok oluşa sürükledi.

    Sorunların farkında olmak, onları çözmenin ilk yoludur. Kendimizden kaçmamalıyız, değişimi, dönüşümü hep cepte tutmalı, yaşamımızı şekillendiren karar ve tercihlerde ilk olarak kendimizi dinlemeliyiz. Kendimizden kaçmanın bedeli her zaman ağırdır. Yusuf, Sabahattin Ali bilhassa Kaymakam babanın yaşadıkları hep bundan ileri gelir. Kendimizle yüzleşmek, kendimizin farkına varmak ilk ödevimiz olsun. Yusufların kaderi kimseye uğramasın.

    https://www.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ
  • BAĞIMSIZLIK ve KURTULUŞ!!!

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Mustafa Kemal Atatürk'ü diğer Paşalardan ayıran en büyük özelliği nedir diye sorsalar, net olarak vereceğim cevap AKIL olurdu.

    “Benim kanaatim oydu ki ve daima o oldu ki, insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasfını ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa göğüslerini germelidirler. Yoksa hiçbir medenî millet onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.” #33150617

    Hiçbir şart altında kendi keyfi kararı ile hareket etmemiştir. Her kararını onaylatmış, kurucu meclis tarafından aldığı onay ile imza altına aldırtmıştır. Bütün olumsuz görüşleri sabahlara kadar yaptığı ikna konuşmaları ile bertaraf etmiştir. Kürsüye çıktığında arkasından konuşanları ya da muhalif sesleri her defasında susturmayı başarmıştır.

    Gazi'nin karşısında görüş olarak durabilecek, söylediklerini çürütecek kimse olmamıştır. Her seferinde saatlerce süren o konuşmaların neticesinde istediğini almıştır. Millet Meclisi ona muhalefet edenlerin tarihin derinliklerine gömüldüğü meclistir aynı zamanda.

    Başkomutan olmayı o istememiştir. Teklif olunmuştur. O zaman ki şartlar düşünüldüğünde zayıf fikirlerin ve ordu'nun pek fazla seçeneği de yoktur. Mustafa Kemal bildiğiniz üzere sivildir. İstanbul Hükumeti onu idama mahkum etmiştir. Kimileri yenileceğini umarak kimileri ise başka kimse'nin bu büyük görevi üstelenemeyeceğini bilerek teklif etmiştir. Zaten her halükarda olacak olan durumdur. Liderlik vasfı onun en önemli özelliklerindendir.

    Gazi, Başkomutanlık görevinin 3 Ay ile sınırlandırılmasını ve belirli şartlara bağlanmasını istemiştir. Her 3 ay da bir yenilenirken sürekli olarak muhalefet edenlerin sesi yükselmiş her defasında zehirlerini kusmuşlardır. En ufak bir durumda mecliste tartışmalar çıkarmış, Mustafa Kemal'i ve orduyu yıpratmağa çalışmışlardır.

    İlk olarak 1921’de, ikinci defa 4 Şubat 1922'de, üçüncü defa 6 Mayıs 1922’de üçer ay süre ile uzatılmıştı Başkomutanlık görevi. Dördüncü defa uzatılması teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1922 günkü oturumunda görüşülmüştü. Bu oturumda söz alan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, o güne kadar kendisine tanınan geniş yetkilere gerek olmadığı görüşünü savunarak şu sözleri söylüyor:

    “Bugün ordumuzun manevî kuvveti en yüksek derecededir. Ordumuzun maddî kuvveti de fevkalade bir önleme gerek hissetmeksizin millî emelleri tam bir güvenle elde edecek düzeye ulaşmıştır. Bu sebeple artık böyle bir yetkiyi devam ettirmeye gerek kalmadığı görüşündeyim."

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşması üzerine “5 Ağustos 1921 ‘de kabul edilen Başkumandanlık Kanunu’nun, Başkumandan’a geniş yetkiler tanıyan 2. Maddesini kanun teklifinden çıkardı; o güne kadar üçer ay sürelerle uzatılan kanunda, bu defa kanunun sona eriş tarihine değinilmedi. Artık süresiz Başkomutan 'dı!

    İşte AKIL ürünü bir başarı.

    Ordu yok dediler, "kurulur" dedi.
    Para yok dediler, "bulunur" dedi.
    Düşman çok dediler, "yenilir" dedi.
    Ve…
    Bütün dedikleri oldu.

    "Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu. Paşalar: “Üç” dediler.
    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlıyacaktı."

    https://isteataturk.com/...08267044_ataturk.png

    Sözü Mustafa Kemal'e bırakalım ;

    "20/21 Ağustos 1922 gecesi 1’inci ve 2’nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

    Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

    Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi vb. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.
    24 Ağustos 1922’de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.”

    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    25 Ağustos yabancı ülkelerle olan tüm haberleşmeler kesildi. 26 Ağustos 1922 sabahı 5.30’da, Afyon Kocatepe’den Türk topçusunun ateşi ile ani bir baskın şeklinde başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Yunan ordusunun Dumlupınar’da kuşatılıp imha edilmesiyle zafere ulaştı. Türk ordusu asker sayısı ve silah gücü bakımından kendisinden üstün olan Yunan ordusu karşısında büyük bir başarıya imza attı.

    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    30 Ağustos'ta nihai zafer kesinleşti. 1 Eylül'de Mustafa Kemal “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. Düşman bu topraklardan def edilecek ve denize dökülecekti. Artık dönüş yok idi.

    "Çay’da toplanılmıştı. Fevzi Çakmak saldırı planını açıklamıştır. İsmet Paşa saldırıya karşıdır. Yakup Şevki Paşa, milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe cinayet sayılacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Paşam?
    – Evet!
    – O hâlde kesin sonucu bununla almak zorundayız.
    Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa bizim geri teşkilatının düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamayacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Bizim geri teşkilatımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz mı?
    – Hayır Paşam!
    – Demek düşmanı yirmi kilometre içinde yok etmek zorundayız.”

    İşte akıl dediğim, ileri görüşlülük dediğim husus budur. Herkes şey olabilir lakin LİDER olabilmek başkadır.

    Yakın dostları ve ona inananlarla büyük başarılara imza atmıştır lakin şu hususu hiç aklınızdan çıkarmayın. Çoğu zaman onlarla değil, ONLARA RAĞMEN BAŞARMIŞTIR bir çok şeyi. Herkes günü kurtarmayı düşünürken, o Çanakkale'de bugünleri, 30 Ağustos'ta Cumhuriyet'i ve devrimleri düşünüyordu. Kısacası bulunduğu anı değil yapacakları ile birlikte gelecek yılları düşünüyordu. Çünkü o; fikir adamı idi.

    Başkomutanlık Meydan Muharebesi dolayısıyla Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı konuşmadan bir kaç satır başı.

    "Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor." (...)


    "Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi." (...)

    "Gençler! ! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız."

    "Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz."

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Kutlayamayan ve hasetlik duyanlara diyeceğimiz tek şey bizin gibi hainleri işte bu zaferlerle tarihe gömdük. Hain düşünceleriniz ''Geldikleri Gibi Giderler!!!"

    Kansız olmak bunu gerektiyorsa varsın kansız olun. Sizin hainliğinize yakışanı da budur!

    NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!

    NE MUTLU BU ZAFERLERİ GÖĞSÜNÜ KABARTARAK KUTLAYANLARA!

    NE MUTLU YÜREĞİ ATATÜRK VE CUMHURİYET SEVGİSİ DOLU OLANLARA!!!

    RUHUN ŞAD OLSUN BÜYÜK KOMUTAN!!!

    "Kurtuluş mücadelemiz de devletimizin bekası için bu uğurda düşünmeden canlarını feda eden şehitlerimizi, ağır yaralarla kurtulan gazilerimizi minnetle anıyoruz."

    Milli Mücadele Kahramanlarımızı en yüksek saygı ile yad ediyoruz!

    Nasıl kurulduğunu biliyoruz!


    "...iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

    Yolun yolumuzdur;

    ULU ÖNDER!
    BAŞBUĞ!
    BAŞKOMUTAN!
    MAREŞAL!
    GAZİ! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!!!

    Zaferimiz Kutlu Olsun...!!!

    "Okuduğunuz için teşekkür ederim."
  • Saygıyla anıyorum. Türk Edebiyatın Milliyetçi ruhu Türk edebiyat'ın güçlü cesur kalemi Tevfik Fikret, 🌹💗

    Tevfik Fikret dedim de aklıma geldi.. Gerçekten de Gazi Paşanın en çok sevdiği şairlerin başında Tevfik Fikret gelirdi. Ona karşı derin bir sevgisi, hayranlığı, hatta saygısı vardı.. Divan edebiyatını, halk edebiyatını değme uzmanlardan daha iyi bilir, çeşitli devirlerin sanatçılarına ait yapıtları onlardan daha iyi yorumlardı. Hayran olduğu şairlerimizden biri de Namık Kemal'di.. Ondaki vatan sevgisinin coşkusu ve bu coşkunun sürükleyip şiir haline soktuğu duyguları zaman zaman Paşa'nın dudaklarından dökülürdü.. Hatta buna terennüm ederdi bile diyebilirim. Diyebilirim, çünkü Gazi'nin şiir okuyuşunda bir musiki edası, havası, tonu egemendi.. Evet ama yine de en tutkulu olduğu şair, Tevfik Fikret'ti.

    Sanırım, bir tatil günüydü.. Paşa ile karşılıklı oturuyor, sohbet ediyorduk. Evet evet sohbet diyorum, Paşa beni ve diğer kızlarıni çok zaman karşısına alır, bazen sınava tabi tutar, bazen bilmediklerimizi öğretir, bazen de kendi fikir ve düşüncelerini hatta duygularını bizlere naklederdi.. Gençliğimizi, genç kızlığımızı dikkate almadan, bizimle akranmış gibi konuşarak tartışır, bundan da büyük bir zevk alırdı. Çünkü biz sadece onun manevi kızları değil, ulusunun birer bireyiydik.. Düşünce ve duygularımızı bilmek öğrenmek isterdi bu nedenle. Bir de iyi yetişip yetişmediğimizi sınardı her defasında.. Tevfik Fikret konusunu nicedir açmak istiyordum. İşte şimdi tam sırasıydı. Yanılmıyorsam o günlerde ilköğretim alanında çok ileri adımlar atmayı başardığı için de neşeliydi. Böyle zamanlarında kendisiyle konuşulmayacak hiçbir şey olmazdı.

    «Çoktandır aklımı kurcalayan bir konuda sizi rahatsız edebilir miyim efendim?» diye çekinerek sordum.
    Yüzüme her zamanki güleç bakışlarla bakarak :
    "Sor.. Sor bakalım çoktandır o küçük kafanı işgal eden şey neymiş?» dedi.
    "Efendim..» dedim; «Tevfik Fikret'i çok seviyorsunuz.. Ben onun çok iyi bir şair olduğunu hissediyorum ama, henüz tam olarak şiirinin lezzetine varabilmiş değilim.. Bunun için bir yol göstericiye ihtiyacım var.. Bu nedenle sizi rahatsız etmek zorunda kaldım.. Fikret bir şair olarak..»

    Kesti hemen sözümü burada ve lafı benden alarak:

    «Fikret sadece bir şair, ama son derece iyi bir şair değil, aynı zamanda devrimci düşün felsefesinin de bir büyük temsilcisidir Sabiha..» dedi ve heyecanla devam etti sözlerine: «Onu oku kızım, tekrar tekrar oku, defalarca oku.. Belle, öğren Fikret'i ve düşüncelerini.. Onda gerçek insaniyeti, üstün insanlık duygularını göreceksin.. Hem de kristalize olmuş, apayrı bir şekilde.. Fikret'in düşünce ve duygularını idrak edebilmek, insan olma yolunda ileri adımlar atabilmek demektir Sabiha.. Fransa'daki toplumcu hareketin etkisini onda görmek mümkündür. Yani o, halkının lehine olan her olumlu eyleme katılmaya hazır bir başkaldırıcıdır. Ezenin karşısında, ezilenin yanındadır. Putları yıkmak, tek bir insanın egemenliğini yıkmak ya da sınıfların hakimiyetini yıkmaktır onun amacı.. Bunun için kafasını eğitmiş, bilinçle - duygu ile yoğrulmuş sağlam temelli şiirlerini bunun için asıl ve büyük bir solukla yazabilmiştir. O, Osmanlı toplumunun kaderci çizgisindeki çıkmazı görmek, teşhis etmek, bunun için de çıkar yollar aramak bahtiyarlığına erişmiş ve bu heyecanla o çıkmazı oluşturan setleri yıkmaya çalışmış, kendisini bu yolda adamış ender sanatçı ve düşünürlerimizdendir.. Ben ta ilkgençliğimden beri hep onu okumuşumdur. İstanbul'a her gidişimde, Aşiyan'a çıkarak, onun manevi huzurunda rahatlamaya çalışmışımdır..»

    Kaynak:
    Sabiha Gökçen, “Atatürk’le Bir Ömür”, s. 58-59
  • Sevgili kızım Safiye

    Bugün, benimle ilgili sarfettiğin kötü sözleri duydum. Üzülmedim desem yalan olur. Ama ne için, ne kadar üzüleceğime bir türlü karar veremedim. Sana mı üzüleyim, kendime mi üzüleyim yoksa benim gibi seçilmiş ve adıyla hitap ettiğin şuan ki cumhurbaşkanınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a mı üzüleyim, bunların hepsini geçtim, senin başını örterek, ahlaki yetişkinliğe ulaştığını zannedip, büyüklere saygıyı ve mezarlıkta küfür edilmeyeceğini öğrenemediğini öğrenen ailene mi üzüleyim…


    Bu laflarını ve bana karşı yapılanları düşündükçe, aklıma neyi eksik yaptım sorusu gelmiyor değil. Dağılmakta olan bir imparatorluğu, dört bir tarafı düşmanla çevrili Anadolu’yu, köylerinde Rumların tecavüzlerine maruz kalan analarımızın olduğu şehirleri, silah arkadaşlarımla bir olup, gece gündüz demeden savaşarak kurtarmaya çalıştık…

    Biz de bilirdik, Kazım Karabekir’le, İsmet İnönü’yle, Fevzi Çakmak’la Avrupa’ya kaçmayı, Londra’da, Paris’te, Roma’da senin gibi aylak aylak gezmeyi, elinde kameralarla fotoğraf çekenlere 5 sterlin verip, Osmanlı’nın arkasından atmayı…
    Ama yapmadık, yapamadık. İçimizde ki vatan sevgisi bu isteklerimizi yendi…
    Kimimiz evinden barkından oldu, kimimiz anasını, kimimiz eşini, kimimiz çocuklarını kaybetti… Ama hiç pes etmedik…
    Beni zaten biliyorsun, umarım öğretmenlerin anlatmıştır, hayatımın hepsi cephede geçti sayılır. Evlenip, soyumu devam ettirmek için zaman bile bulamadım…
    Senin yaşında, cephe de binlerce Anadolu kadını öldü, senin bu günleri görebilmen için biliyor musun? Nene Hatun’u anlattılar mı sana ondan haberim yok ama bence iyi bir araştır…

    Diyorlar ya, ben Osmanlı’yı dağıtmışım… Ben dünyaya gelmeden zaten Osmanlı birçok toprağını kaybetmişti… Balkanlar’da, doğu da, güneyde kalmamıştı bir yer… Anadolu komple işgal altındaydı…
    İşte biz silah arkadaşlarımızla Türklerin anayurdu bildiğimiz Anadolu’yu geri aldık…
    Geri alınca da halkı yönetime katalım, halkın sözü olsun diye Cumhuriyeti ilan ettik. Cumhuriyeti hiç ortaya çıkarmasaydım, İmparator gibi bir hayat yaşardım onu belirteyim. Ama, Orta Asya’dan geldiğinden beri özgürlüğüne düşkün olan asil Türk Milletine en uygun yönetim şekliydi Cumhuriyet…

    Cumhuriyeti ilan eder etmez ilk işimiz, Osmanlıyı parçalanmasına hız katan, senin gibi körpecik beyinleri istedikleri şekilde yıkayan, dini kendilerine göre öğreten tekke ve zaviyeleri kapatmak oldu… Bırakalım da insanlar, son güzel dini, tertemiz kutsal kitap Kuran’dan öğrensinler istedik…

    Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarak Eğitim-Öğretimi birleştirdik, kız çocuklarının okuması için önlemler aldık. Hatta sen bilmezsin belki, büyüklerine sor… 29 tane İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi açtık…

    Kadınlarımız ezilmesin, yönetimde söz sahibi olsun diye, birçok Avrupa ve Dünya ülkesinde bile yokken, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik… Kadınları iş hayatına yönlendirdik, devlet memurlukları görevine aldık… Ezilmeyin, yücelin diye…


    Kızım;

    Bu ülke, bu millet öyle yüce bir millettir ki… Biz, Osmanlıyı kuran Ertuğrul Gazi’yi de minnetle anarız, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i de, Anadolu’yu Türk Yurdu haline getiren Alparslanı’da…

    Biliyor musun, Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, Arap Kralı, Beytullah- Kabe’yi kaldıracağına dair bir söz sarfetmiş ve krala bunun karşılığında Türk Ordusuyla Arabistan’ı yerle bir edeceğimi belirtmiştim…
    Unutma yavrum, “Tarihini unutmuş bir millet, başka milletlerin avı olmaya mahkumdur…”

    Ömrüm yetmedi, 57 yaşında göç ettim fani dünyadan…

    Ömrümü Türklüğe adadım… Ölmeden önce, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün yok olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedim…
    Mirasımın büyük bir kısmını, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bağışlamak için talimat verdim…

    Şahsi meselem Hatay Sorununun çözüldüğünü göremesem de, olayın tamamen bizden tarafa çözülmesi için tüm girişimleri yaptım…
    Bugün, bana kötü sözler sarfettiğin yer var ya, Anıtkabir, orayı ben yaptırmadım… Benim isteğim, Hatay, Dörtyol’a gidip, hayatıma orda devam edip orda kalmaktı… Olmadı, İstanbul’da, acımasız bir hastalığın pençesine düşüp, orada öldüm…
    Benden sonra gelenler de, benim için bir anıtmezar yaptırmayı düşünüp, Ankara’ya nakletmişler naaşımı…

    Mektubumu fazla uzatmak istemiyorum…

    Ben senin yaşındayken, askeri okulu bitirmiş, ülkeme nasıl hizmet ederim hesabı yapıyordum…
    Sen de bundan sonra ki hayatında güzel şeylerle anılmak istiyorsan, ülken için, Türklük için, dinin için güzel şeyler yap…
    Ben hala bütün ümidimin gençlikte olduğuna inanıyor ve seni en kalbi duygularımla selamlıyorum…
    Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


    Not: Hanefi Zobar isimli bir İngilizce öğretmeni bu satırları yazmış. Aynen katıldığım için sizlerle paylaşmak istedim
  • Sevgili Kızım Safiye;

    Bugün, benimle ilgili sarfettiğin kötü sözleri duydum. Üzülmedim desem yalan olur. Ama ne için, ne kadar üzüleceğime bir türlü karar veremedim. Sana mı üzüleyim, kendime mi üzüleyim yoksa benim gibi seçilmiş ve adıyla hitap ettiğin şuan ki cumhurbaşkanınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a mı üzüleyim, bunların hepsini geçtim, senin başını örterek, ahlaki yetişkinliğe ulaştığını zannedip, büyüklere saygıyı ve mezarlıkta küfür edilmeyeceğini öğrenemediğini öğrenen ailene mi üzüleyim…

    Bu laflarını ve bana karşı yapılanları düşündükçe, aklıma neyi eksik yaptım sorusu gelmiyor değil. Dağılmakta olan bir imparatorluğu, dört bir tarafı düşmanla çevrili Anadolu’yu, köylerinde Rumların tecavüzlerine maruz kalan analarımızın olduğu şehirleri, silah arkadaşlarımla bir olup, gece gündüz demeden savaşarak kurtarmaya çalıştık…

    Biz de bilirdik, Kazım Karabekir’le, İsmet İnönü’yle, Fevzi Çakmak’la Avrupa’ya kaçmayı, Londra’da, Paris’te, Roma’da senin gibi aylak aylak gezmeyi, elinde kameralarla fotoğraf çekenlere 5 sterlin verip, Osmanlı’nın arkasından atmayı…

    Ama yapmadık, yapamadık. İçimizde ki vatan sevgisi bu isteklerimizi yendi…

    Kimimiz evinden barkından oldu, kimimiz anasını, kimimiz eşini, kimimiz çocuklarını kaybetti… Ama hiç pes etmedik…

    Beni zaten biliyorsun, umarım öğretmenlerin anlatmıştır, hayatımın hepsi cephede geçti sayılır. Evlenip, soyumu devam ettirmek için zaman bile bulamadım…

    Senin yaşında, cephe de binlerce Anadolu kadını öldü, senin bu günleri görebilmen için biliyor musun? Nene Hatun’u anlattılar mı sana ondan haberim yok ama bence iyi bir araştır…

    Diyorlar ya, ben Osmanlı’yı dağıtmışım… Ben dünyaya gelmeden zaten Osmanlı birçok toprağını kaybetmişti… Balkanlarda, doğu da, güneyde kalmamıştı bir yer… Anadolu komple işgal altındaydı…

    İşte biz silah arkadaşlarımızla Türklerin anayurdu bildiğimiz Anadolu’yu geri aldık…

    Geri alınca da halkı yönetime katalım, halkın sözü olsun diye Cumhuriyeti ilan ettik. Cumhuriyeti hiç ortaya çıkarmasaydım, İmparator gibi bir hayat yaşardım onu belirteyim. Ama, Orta Asya’dan geldiğinden beri özgürlüğüne düşkün olan asil Türk Milletine en uygun yönetim şekliydi Cumhuriyet…

    Cumhuriyeti ilan eder etmez ilk işimiz, Osmanlıyı parçalanmasına hız katan, senin gibi körpecik beyinleri istedikleri şekilde yıkayan, dini kendilerine göre öğreten tekke ve zaviyeleri kapatmak oldu… Bırakalım da insanlar, son güzel dini, tertemiz kutsal kitap Kuran’dan öğrensinler istedik…

    Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarak Eğitim-Öğretimi birleştirdik, kız çocuklarının okuması için önlemler aldık. Hatta sen bilmezsin belki, büyüklerine sor… 29 tane İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi açtık…

    Kadınlarımız ezilmesin, yönetimde söz sahibi olsun diye, birçok Avrupa ve Dünya ülkesinde bile yokken, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik… Kadınları iş hayatına yönlendirdik, devlet memurlukları görevine aldık… Ezilmeyin, yücelin diye…

    Kızım;

    Bu ülke, bu millet öyle yüce bir millettir ki… Biz, Osmanlıyı kuran Ertuğrul Gazi’yi de minnetle anarız, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i de,
    Anadolu’yu Türk Yurdu haline getiren Alparslanı’da…

    Biliyor musun, Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, Arap Kralı, Beytullah- Kabe’yi kaldıracağına dair bir söz sarfetmiş ve krala bunun karşılığında Türk Ordusuyla Arabistan’ı yerle bir edeceğimi belirtmiştim…

    Unutma yavrum, “Tarihini unutmuş bir millet, başka milletlerin avı olmaya mahkumdur…”

    Ömrüm yetmedi, 57 yaşında göç ettim fani dünyadan…
    Ömrümü Türklüğe adadım… Ölmeden önce, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün yok olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedim…

    Mirasımın büyük bir kısmını, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bağışlamak için talimat verdim…
    Şahsi meselem Hatay Sorununun çözüldüğünü göremesem de, olayın tamamen bizden tarafa çözülmesi için tüm girişimleri yaptım…

    Bugün, bana kötü sözler sarfettiğin yer var ya, Anıtkabir, orayı ben yaptırmadım… Benim isteğim, Hatay, Dörtyol’a gidip, hayatıma orda devam edip orda kalmaktı… Olmadı, İstanbul’da, acımasız bir hastalığın pençesine düşüp, orada öldüm…

    Benden sonra gelenler de, benim için bir anıtmezar yaptırmayı düşünüp, Ankara’ya nakletmişler naaşımı…
    Mektubumu fazla uzatmak istemiyorum..
    Ben senin yaşındayken, askeri okulu bitirmiş, ülkeme nasıl hizmet ederim hesabı yapıyordum…
    Sen de bundan sonra ki hayatında güzel şeylerle anılmak istiyorsan, ülken için, Türklük için, dinin için güzel şeyler yap…

    Ben hala bütün ümidimin gençlikte olduğuna inanıyor ve seni en kalbi duygularımla selamlıyorum…

    Gazi Mustafa Kemal

    “ diye bir mektup yazardı heralde bu kızımıza Ulu Önderimiz”

    Saygılarımla

    Not: Ülkesi için bu kadar şey yapmış başarmış bir insan için insan olmayı geçtim sadece düşünün ben kimim ve kimi eleştiriyorum ? Daha bokunda sinek avlayamayan insanların Ulu önder Mustafa Kemal e hakaret etmeye hakkı yoktur .
  • Sevgili Kızım Safiye;

    Bugün, benimle ilgili sarfettiğin kötü sözleri duydum. Üzülmedim desem yalan olur. Ama ne için, ne kadar üzüleceğime bir türlü karar veremedim. Sana mı üzüleyim, kendime mi üzüleyim yoksa benim gibi seçilmiş ve adıyla hitap ettiğin şuan ki cumhurbaşkanınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a mı üzüleyim, bunların hepsini geçtim, senin başını örterek, ahlaki yetişkinliğe ulaştığını zannedip, büyüklere saygıyı ve mezarlıkta küfür edilmeyeceğini öğrenemediğini öğrenen ailene mi üzüleyim…

    Bu laflarını ve bana karşı yapılanları düşündükçe, aklıma neyi eksik yaptım sorusu gelmiyor değil. Dağılmakta olan bir imparatorluğu, dört bir tarafı düşmanla çevrili Anadolu’yu, köylerinde Rumların tecavüzlerine maruz kalan analarımızın olduğu şehirleri, silah arkadaşlarımla bir olup, gece gündüz demeden savaşarak kurtarmaya çalıştık…

    Biz de bilirdik, Kazım Karabekir’le, İsmet İnönü’yle, Fevzi Çakmak’la Avrupa’ya kaçmayı, Londra’da, Paris’te, Roma’da senin gibi aylak aylak gezmeyi, elinde kameralarla fotoğraf çekenlere 5 sterlin verip, Osmanlı’nın arkasından atmayı…

    Ama yapmadık, yapamadık. İçimizde ki vatan sevgisi bu isteklerimizi yendi…

    Kimimiz evinden barkından oldu, kimimiz anasını, kimimiz eşini, kimimiz çocuklarını kaybetti… Ama hiç pes etmedik…

    Beni zaten biliyorsun, umarım öğretmenlerin anlatmıştır, hayatımın hepsi cephede geçti sayılır. Evlenip, soyumu devam ettirmek için zaman bile bulamadım…

    Senin yaşında, cephe de binlerce Anadolu kadını öldü, senin bu günleri görebilmen için biliyor musun? Nene Hatun’u anlattılar mı sana ondan haberim yok ama bence iyi bir araştır…
    Diyorlar ya, ben Osmanlı’yı dağıtmışım… Ben dünyaya gelmeden zaten Osmanlı birçok toprağını kaybetmişti… Balkanlarda, doğu da, güneyde kalmamıştı bir yer… Anadolu komple işgal altındaydı…

    İşte biz silah arkadaşlarımızla Türklerin anayurdu bildiğimiz Anadolu’yu geri aldık…

    Geri alınca da halkı yönetime katalım, halkın sözü olsun diye Cumhuriyeti ilan ettik. Cumhuriyeti hiç ortaya çıkarmasaydım, İmparator gibi bir hayat yaşardım onu belirteyim. Ama, Orta Asya’dan geldiğinden beri özgürlüğüne düşkün olan asil Türk Milletine en uygun yönetim şekliydi Cumhuriyet…

    Cumhuriyeti ilan eder etmez ilk işimiz, Osmanlıyı parçalanmasına hız katan, senin gibi körpecik beyinleri istedikleri şekilde yıkayan, dini kendilerine göre öğreten tekke ve zaviyeleri kapatmak oldu… Bırakalım da insanlar, son güzel dini, tertemiz kutsal kitap Kuran’dan öğrensinler istedik…
    Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarak Eğitim-Öğretimi birleştirdik, kız çocuklarının okuması için önlemler aldık. Hatta sen bilmezsin belki, büyüklerine sor… 29 tane İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi açtık…
    Kadınlarımız ezilmesin, yönetimde söz sahibi olsun diye, birçok Avrupa ve Dünya ülkesinde bile yokken, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik… Kadınları iş hayatına yönlendirdik, devlet memurlukları görevine aldık… Ezilmeyin, yücelin diye…

    Kızım;

    Bu ülke, bu millet öyle yüce bir millettir ki… Biz, Osmanlıyı kuran Ertuğrul Gazi’yi de minnetle anarız, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i de, Anadolu’yu Türk Yurdu haline getiren Alparslanı’da…

    Biliyor musun, Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, Arap Kralı, Beytullah- Kabe’yi kaldıracağına dair bir söz sarfetmiş ve krala bunun karşılığında Türk Ordusuyla Arabistan’ı yerle bir edeceğimi belirtmiştim…

    Unutma yavrum, “Tarihini unutmuş bir millet, başka milletlerin avı olmaya mahkumdur…”
    Ömrüm yetmedi, 57 yaşında göç ettim fani dünyadan…

    Ömrümü Türklüğe adadım… Ölmeden önce, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün yok olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedim…

    Mirasımın büyük bir kısmını, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bağışlamak için talimat verdim…

    Şahsi meselem Hatay Sorununun çözüldüğünü göremesem de, olayın tamamen bizden tarafa çözülmesi için tüm girişimleri yaptım…

    Bugün, bana kötü sözler sarfettiğin yer var ya, Anıtkabir, orayı ben yaptırmadım… Benim isteğim, Hatay, Dörtyol’a gidip, hayatıma orda devam edip orda kalmaktı… Olmadı, İstanbul’da, acımasız bir hastalığın pençesine düşüp, orada öldüm…

    Benden sonra gelenler de, benim için bir anıtmezar yaptırmayı düşünüp, Ankara’ya nakletmişler naaşımı…

    Mektubumu fazla uzatmak istemiyorum…
    Ben senin yaşındayken, askeri okulu bitirmiş, ülkeme nasıl hizmet ederim hesabı yapıyordum…

    Sen de bundan sonra ki hayatında güzel şeylerle anılmak istiyorsan, ülken için, Türklük için, dinin için güzel şeyler yap…

    Ben hala bütün ümidimin gençlikte olduğuna inanıyor ve seni en kalbi duygularımla selamlıyorum…

    Gazi Mustafa Kemal

    “ diye bir mektup yazardı heralde bu kızımıza Ulu Önderimiz”



    Saygılarımla

    Hanefi Zobar 👏🙏🇹🇷
    Ingilizce öğretmeni (alıntı)
  • Avukat Abdurrahman Şeref Lâç'ın Müdafaası

    Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvela bir mukaddime yaptı. Dedi ki:

    Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek zatın suçla hiçbir münasebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hasıl olduğunu, beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak icab eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsaadelerini rica ederim.

    — Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun.



    Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa'nın 70'inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarından olduğu; Anayasa'nın 75'inci maddesine göre de hiçbir kimse mensup olduğu din ve mezhepten dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe maruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.



    Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu'nun antidemokratik 163'üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farz edilirse isnad edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:

    Bir Müslüman, ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah'ın nuruyla yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salah ve hakiki saadeti için vakfetmiş; emr-i İlahî olan ruhunu feleğin hakiki mâliki Allah'a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır." denilen bir gün kalkıyor, yalnız "Allah" diyor "Kitap" diyor "Resul" diyor ve gençliğe "Dikkat!" diyor. Der demez arkasından savcı –davayı açan savcı– yapışıyor.

    — Gel buraya. Suç işledin! Diyor.

    Ve âfakı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

    Fakat bakın şu asil ve necip ihtiyar Müslüman'a! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfüturdur. Bela zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı –davayı açan savcı– bu Müslüman'ı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.

    Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fâni? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslüman'ın?

    Ne mi yaptı? Bakın savcıya –davayı açana– göre neler ve neler yaptı?

    "Gençlik Rehberi" adıyla bir kitap çıkardı.

    A- Laikliğe aykırı hareket etti.

    Allah, din, iman laikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki başka?

    B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istedi.

    Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?

    C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.

    Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mademki siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fâninin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?

    Savcı "Ben orasını bilmem." diyor. İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.

    Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?

    A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek suretiyle.

    Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalpteki haşyeti, Kur'an, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
    Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, davayı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor hem de bir Müslüman'ı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163'üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?

    "Hayır!" der savcı, ben propaganda yapmıyorum? O, propaganda ve telkin yaptı.

    Ne dedi peki? Şunları söyledi:

    "…Bu zamanda, zındıka dalaleti İslâmiyet'e karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar."

    Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fahişeler güruhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve aşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve Ahlâk Zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?

    Var, var amma buna biz karışırız, Allah ne karışır? Diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.

    Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allah'ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, cehennem, ebedî azap, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın hem kendisi kurtulsun hem de cemiyet. Savcı da devlet de hükûmet de millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.

    Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan –Allah yolundan–? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allah'ın emrini okuyun:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَ صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَ شَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَ سَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

    Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men'eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygamber'e karşı gelenler, hiçbir zaman Allah'a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir."

    Peki amma dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin çünkü yaptığınız iş iyidir; insanlar için cemiyet için millet için hükûmet için devlet için hayırlıdır; şerden, beladan koruyucudur. İman edenlere deyin ki:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوٓا اَعْمَالَكُمْ

    Meali: "Ey bütün iman edenler! Allah'a ve Resulüne itaat edin de amellerinizi iptal eylemeyin."

    Buna da inanmazlarsa deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike; dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mani bir hal yoktur, tedbir almaya da lüzum kalmamıştır."

    Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz fakat bir kere de davayı açan savcıya sorunuz, bakalım hayır diyebilecek mi? Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse propaganda suçtur diye men'edilirse ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? "Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve aşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?

    Muhterem vatansever, Allah'ına ve mukaddesatına bağlı necip Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına, körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
    Ne korkunç hal ve tezatlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takip etmez de bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?

    Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'an-ı Mübin'in Allah'ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlahîyi aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberi'nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..

    Muhterem, asil ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki hakiki irşad âlimleri enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan vaaz u nasihati, Kur'an-ı Mübin'in emirlerine göre yapmakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini fîsebilillah yaparlar. Ancak Allah ve Resulünün rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü bu vazife onlara Allah ve Resulünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl takip ve tazip edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?

    — Gel zindana gir!

    Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mani olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiştir.

    Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi imha edecek nurdur…


    يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَ يَاْبَى اللّٰهُ اِلَّا ٓ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

    Meali: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise –muhakkak– nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor, kâfirler hoşlanmasalar da."

    Avukat

    Abdurrahman Şeref Lâç