Bu aslında en güzel defnetme tarzımız değil. Filozoflarımızdan biri, artık hafızasının zayıfladığı ve yılların soğuğunun ruhunun hareketlerini uyuşturduğunu hissettiği yaşa geldiği zaman dostlarını şatafatlı bir ziyafet vererek bir araya toplar. Sonra, kendisine doğadan ayrılma kararını aldırtan sebepleri açıklar. Yapmış olduğu güzelliklere daha fazla şeyler ekleme ihtimali bulunmadığından, ona ya lütufta bulunulur, yani ölmesi önerilir yahut çok sert bir yaşama emri verilir. Yani, oy çokluğu ile son nefesi kendi ellerine bırakılırsa, en çok sevdiklerini törenin yer ve gününden haberdar eder. Onlar da müshil alır ve yirmi dört saat hiçbir şey yemezler. Bilgenin evine gelip, güneşe adaklarını sunduktan sonra, tören yatağına uzanmış olarak onları bekleyen yürekli cömerdin odasına girerler. Herkes sırasına göre öpüşmeye koşar, yanına en çok sevdiği gelince, onu şefkatle öptükten sonra midesine yaslar ve dudağını dudağına birleştirerek, serbest olan sağ eliyle, kalbine hançeri daldırır. Sevgili arkadaşı, sevgili dostunun nefesinin kesildiğini hissedinceye kadar, dudaklarını onunkilerden ayırmaz. Sonra, demir parçasını göğsünden çeker, yarasını ağzıyla kapatır, kanını yutmaya başlar ve daha fazla içemeyinceye kadar emer. Hemen ardından bir başkası onun sırasını alır ve birinci arkadaş yatağa taşınılır. İkinci de doymuş olunca, üçüncüye yer vermek üzere, o da yatırılır. Sonunda, bütün katılımcılar doyunca, dört veya beş saat sonra, her birine on altı yahut on yedi yaşlarında bir genç kız takdim edilir. Aşkın tadını çıkarttıkları üç dört gün boyunca, bu birleşmelerden arkadaşlarının hayatının devam edeceğine emin oldukları bir şey doğar diye, tamamen çiğ yedikleri ölünün etiyle beslenirler.