• Zafer, "Zafer benimdir!" diyebilenindir. Başarı, "Başaracağım!" diye başlayanın ve "Başardım!" diyebilenindir.
  • Annesi için yaptırılan mermer sandukalı ve uzun yazıtlı kabrin fotoğrafını gördükten ve yazıtta "Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Hazretleri'nin..." diye başlayan cümleyi okuduktan sonra Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a söyledikleri:
    İlk fırsatta Izmir'e gidersin, bu sandukayı ve yazıtı kaldırtırsın; dağdan iki büyük ve uzun taş getirtirsin, birini olduğu gibi bir temel üzerine yerleştirir, diğerini baş tarafına diktirirsin ve bunun bir yerini biraz düzelttirerek "Atatürk'ün anası Zübeyde burada gömülüdür" diye yazdırırsın, altına da ölüm tarihini koydurursun, yeter!*

    *Bu mezar, Atatürk'ün vefatından sonra, isteğine uyularak değiştirilip tarif ettiği şekilde yaptırılmıştır.
  • Genellikle tarih yazarken Türk-Osmanlı tarafının yokluk ve problemleri ele alınır, İtalyanın gelişmiş bir ülke olamadığını, hücumu ve harbi hazırlayamadığını pek dikkate almayız.
    İtalya 1911`e gelene kadar Avrupanın büyük güçleri arasında geri kalmış devlettir. İtalya, medeniyeti, kültürü ve birtakım müesseseleri itibarile Avrupanın anası demektir. İtalyanın olmadığı Avrupa düşünmek mümkün değildir. Buna rağmen İtalya bu gün bile devam eden problemleri bariz şekilde yaşıyor. Kuzey İtalya endüstriyel, ticari, gelişmiş kültürüyle mağrur, aristokrasi hakim bir bölgeydi; güneyi ise zirai geri kalmış feodal bir yapı ve Sicilyadan bildiğimiz gibi sadece mafya örgütü değil kilisesi, toprak ağalığı gibi yerel örgütlenmeleriyle yaşayan, bütünleşememiş vatan parçasıydı. İtalyan birliği bir bakıma Alman birliğinden evvel gerçekleşti. Ve burada şaşılacak şey, İtalyanın en gelişmiş bölgesi Piemonte-Lombardiyanın sanayici kuvvetleri ve başındaki mağrur monarşinin ( ki Kırım savaşında bizim müttefikimizdir) Güney İtalyayı temsil eden Garibaldi ve onun kırmızı ceketlileriyle birleşmesidir.
  • 492 syf.
    ·11 günde
    Vatan hizmetine adanmış bir ömrün değerli isimler tarafından anlatıldığı kolektif bir çalışma.

    Hasan Ali Yücel'in hayatı, hayatına dokunduğu insanlar ve ülkeye yaptığı hizmetler; dönemin şartları, siyaset, sanat, eğitim-öğretim ve daha birçok konuda bilgi sahibi olmaya olanak sağlayan muhteşem bir kitap. Özellikle Köy Enstitüleri hakkında yapılacak olan inceleme ve araştırmalar için değerli bir kaynak.

    Yücel'in binbir güzel düşüncesi içerisinde en sevdiğim; kitabın ekmekle bir tutulmasını gerçekleştirici, özgür okuma saatleri düzenlemek ve her koşulda, her gün okuma fikri oldu.

    Yücel'e göre kurtuluşun şartları:
    1.Mahkeme ve hükümet organlarında "Namus" ve "Adalet".
    2.Devlet işlerinde milletten gizli bir noktanın bulunmaması.
    3.İftiralara ve haksızlıklara yol açan, muhatabı meçhul arkadan muamelelerin kalkması; suçların açık, suçlulukların ancak mahkemelerde yargılanır olması; savunmasız hiçbir vatandaşın hiçbir hükme konu olmaması.
    4.Okuryazarlığın yüzde yüz gerçekleşmesi ile başlayacak medeni seviyeye yükselmesi.
    5.Müspet bilimin ve aklın her türlü düşüncelere hakim olması.
    6.Müslümanlığın asıl kaynaklarına gidilerek milletçe ne olduğunun anlaşılması.
    7.Atatürk devrimlerinin sarsılmaz prensipler olarak günün iktidarlarınca samimi surette kabul edilmesi.
    8.Türk milletinde, yeniden bir kurtarıcı aramama bilincinin uyanması.
    9.Bu şartların gerçekleşmesini düzenleyecek bir anayasa ve ona göre kurulacak normal demokratik idare...
    10.Bugün ve her zaman Türk aydınına düşen başlıca görev, düşündüğünü düşündüğü gibi söyleyip yazmaktır. Bu kadarına cesareti yoksa susmak! İtikadımca, başımıza gelen belaların kaynağı, aydınların düşündüklerinden gayrısını söyleyip yazmalarıdır. (Kocabaş, s. 78)

    Bu derinlikteki bir kitap için yetersiz olan incelememsi yazıyı iki alıntı ile sonlandırmak istiyorum.

    "Bu denli makamının hakkını veren bir Bakanın, en verimli çağında görevden ayrılmak zorunda bırakılması ve edilgen duruma getirilmesi, sonraki kuşaklara yapılan bir ihanet değilse, nedir?" (Aksu, s.121)

    "Ömrünü Türkiye'de bir düşünce, bir bilinç ortamı kurulsun diye harcamış bir insanı, hiç olmazsa ölümü ardından düşünmek bir insanlık borcudur..." (Kocabaş, s. 80)
  • Atatürk'ün Kur'an tercümesinden beklediği amaç bazen iddia
    edildiği gibi toplumu dindarlaştırmak veya dinsizleştirmek
    değildir. Atatürk'ün Kur'an'ı tercüme ettirmek istemesi özünde
    laik bir çabadır. Çünkü burada Atatürk'ün temel amacı, büyük
    bir çoğunluğu Müslüman olan Türk toplumunun kutsal kitabını
    okuyup anlamasını sağlamaktır. Çünkü düşünmek ve sorgulamak
    için önce anlamak gerekir. Anladıktan sonra düşünerek
    dine bağlanmak veya dinden uzaklaşmak ise tamamen insanların
    kendi bileceği iştir.
  • Atatürk gibi düşünmek, Atatürk gibi yaşamak, onun fikirlerinin ışığında yolunuzu aydınlatmak...Atatürk'e olan bağlılığın en iyi simgesi okumak, kendini yetiştirmektir. Bu vatanın evlatları, Atatürk'ün çocukları, bilgi yoksunluğu içinde olamaz. Attığı her adımda o toprağın altı bu vatanın uğruna emek verenlerin kanıyla ıslanmışsa ve eğer bunu bilen nesiller yetişip okursa, Mustafa Kemal daima yaşayacaktır. Rahat uyu Ata'm. Seni yaşatacağız.
  • Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele ve çarpışma demektir. Hayatta başarı kazanmak, mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddî ve manevî güç ve kudrete dayanır bir durumdur. Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir mücadelenin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğulu kavimlerin Batılı kavimlere saldırısı, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türklerin başta geldiği ve en güçlüsü olduğu bilinmektedir. Gerçekten de Türkler, İslâmlıktan önce ve İslâmlıktan sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar, istilâlar yapmışlardır. Batı'ya saldıran ve İspanya'yı zapt ederek Fransa sınırlarına kadar uzanan Araplar da vardır. Fakat Efendiler, her saldırıya, daima bir karşı saldırı düşünmek gerekir. Karşı saldırı ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir bir tedbir bulmadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilmek, bozguna uğramak ve yok olmaktır. Batı'nın Araplara yaptığı karşı saldırı, Endülüs'te acı ve ibret alınmaya değer bir tarihî felâketle başladı. Fakat orada bitmedi. Kovalama Kuzey Afrika'ya kadar sürüp gitti. Attila’nın Fransa ve Batı-Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, bakışlarımızı, Selçuklu Devleti'nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti'nin, İstanbul'da Doğu Roma İmparatorluğu'nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları arasında Almanya'yı, Batı Roma'yı zapt ederek çok büyük bir imparatorluk kurma girişiminde bulunmuş olanı vardı. Yine, hükümdarlardan biri, bütün İslâm dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye'yi ve Mısır'ı zapt etti. "Halife" unvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupa'yı hem de İslâm dünyasını hüküm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı'nın sürekli karşı saldırısı, İslâm dünyasının hoşnutsuzluk ve isyanı ve bu şekilde bütün dünyayı ele geçme tasavvur ve emellerinin aynı sınırlar içine aldığı çeşidi unsurların uyuşmazlıkları, sonunda, benzerleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nu da tarihin sinesine gömdü.