Dünya bensiz de döner, ben de dünyasız dönerim. Halbuki kendimizi yeryüzünden ihraç edemiyoruz. Her birimiz bir âlemiz ve işte şahsi kıyametimize doğru seyrediyoruz. İstikametimizin mecburi keyfiyeti, bütün ömrümüzü bir avuntu hattından ibaret kılıyor sanki. Hayat ile memat birbirinden tümüyle ayrı, hatta birbirine zıt gibi görünse de… ömrümüzün ölü saatleri, günleri yok mudur? Üstümüze ölü toprağı atılmasına ne hacet, zaten ölü toprağından yoğrulmuş bir planette yaşamıyor muyuz?
Evet, doğru: Ben çocuk değildim. Dalgın ve somurtkan bir "ihtiyar", bir "kara kurbağası"ydım. O günlerden beri yaşamımın en iyi kısmı kendi içimde olandı. O zamandan beri sevgiden ve neşeden kopuk halde inime çekilir, saklanır, ruhumda, yanıp tutuşan düşlerimde, benliğimi evirip çevirdiğim yalnızlığımda ve benliğimle tekrar yaratılmış dünyada kendimi yatıştırırdım. Benim için başka kurtuluş, başka sevinç yoktu. Diğerleri beni sevmiyordu ve nefret beni yalnızlığa mahkum etmişti. Yalnızlık beni daha mutsuz, daha üzgün kılmıştı; mutsuzluk kalbimin kapılarını kapatmış ve zihnimi kışkırtmıştı. Başkalık beni en yakınlarımdan dahi ayırmış ve aynlık beni gitgide başkalaştırmıştı. Bu yaşam ilkesinden bu yana, teselli ve avuntu istemeyen fakat bizi insanlar dan ebediyen uzaklaştıran içsel, yalnız, bencil yaşam alışkanlığını yavaş yavaş oluşturarak kendi kendini sebepsizce tüketen sonsuz ve belirsiz melankolinin keskin tadını, anlamak değilse de, tatmaya başladım. Hayır, ben çocukluğu hiçbir şekilde tanımadım.
Çocuk olduğumu kesinlikle hatırlamıyorum. Kendimi hep yabanıl, dalgın, kenarda, sessiz; bir gülümsemeden, içten bir sevinç çığlığından mahrum anımsıyorum. Kendimi ilk resmimdeki gibi solgun ve donuk görüyorum.