Az önce tarih atıp altını çizdiğim satırlara ufak bir göz gezdirdikten sonra elimden bıraktığım bu kitap hakkında belki özet mahiyetinde değil ama duygu seli uyarınca birkaç kelam edeceğim. Uzun Zaman olmuştu Sabahattin Ali okumayalı. Sanırım en son Canım Aliye Ruhum Filiz’le yazarın hayatının muhtevasına göz gezdirmiş, sevdiğim bir yazarın romanlarına ve hikayelerine ek olarak mektup türündeki eseriyle tanışmak hoşuma gitmiş, Ali’nin eşine ve kızına yazdığı, ruhunuzu esareti altına alıp yüzünüzde nerden geldiğini anlamadığınız mütebessim bir ifade peydah eden mektupları sindire sindire okumuştum. Araya epey vakit girdi, yıllar sonra bugün, okumaya muktedir olamadığım tek romanı olan İçimizdeki Şeytan’ı bitirmiş bulunmaktayım. Başlarken pek bir beklentiye sahip değildim, yalnızca eser için seçilen isimden dolayı içerisinde psikolojik tahliller barındırdığını ve bu sebepledir ki beni bayacağını ve reading slumpa falan gireceğimi tahayyül etmiştim. Yani erteledikçe ertelemiştim bu kitapla müşerref olmayı, fakat çok yersiz bir önyargıymış bu bendeki.
Roman oldukça akıcıydı; okuyucuyu tesirine alan cinsten birtakım vakıa, diyalog ve bolca monolog etrafında şekillendiyordu. Olay örgüsü, başlıca üç karakter üzerinde akmaktaydı: Ömer, Macide ve Bedri. Karaketerleri analize çok girmek istemiyorum, fakat şunu söyleyebilirim, bu üçlü bizleri derinden sarsmak gayesiyle bu kitabın içinde vücud bulmuş. Yazar, ustaca kalemini konuşturarak, insanı, insanı insan yapan değerleri, kendini bulma ve yüzleşme aşamalarını, aşk adı altında tanımlanan çoğu iddianın insanı bazen kendisinden uzaklaştırdığını ve yeri geldiğinde kopmasını bilmek gerektiğini, koparken yaşanılan acı hissiyatları, aslında insanın ancak kendisinin çözebileceği buhranların devasını başkasından talep ettiğinde