Aydin Aliev

Psikoterapi yöntemiyle veya koruyucu ruh sağlığı önlemleriyle, kampın tutuklu üzerindeki hastalık yaratıcı etkisiyle mücadele çabasının, tutukluya gelecekte bir hedef göstererek, ona içsel bir güç kazandırmayı amaçlaması gerekiyordu. Bazı tutuklular, içgüdüsel olarak kendileri için böyle bir amaç bulmaya çalışıyordu. Sadece geleceğe bakarak -kendi evrensel doğası içinde- yaşayabilmek, insana özgü bir olgudur. İnsanın, bazen kendini konuya yoğunlaştırmak zorunda kalsa da, varoluşunun en zor anlarındaki kurtarıcısı da işte budur.
1000k
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Doğaldır ki ancak az sayıda insan büyük tinsel yüceliklere ulaşabilecek durumdaydı. Ama bazıları da görünürdeki dünyasal başarısızlıkları ve ölümleri vasıtasıyla insanca bir büyüklüğe ulaşma fırsatı yakalamıştır; bu, sıradan şartlarda asla ulaşamayacakları bir başarıdır. Gönülsüz ve sıradan olanlarımız için ise Bismarck’ın şu sözleri geçerli olabilir: “Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an, daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız, oysa zaten yaşanmış bitmiştir.” Bunu değiştirecek olursak, toplama kampındakilerin çoğunun, yaşamın gerçek fırsatlarının geçmişte kaldığına inandığını söyleyebiliriz.
1000k
Bu genç hanım, birkaç gün içinde öleceğini biliyordu. Ama bunu bilmesine karşın, oldukça neşeliydi. “Kaderin beni böylesine ağır bir şekilde ezmesine minnettarım,” dedi. “Daha önce şımarık bir insandım ve tinsel başarıyı ciddiye almıyordum.” Barakanın penceresinden dışarıyı göstererek, “Şu ağaç, yalnızlığımı paylaşan tek dostum,” dedi. Pencereden, bir kestane ağacının sadece bir dalını görebiliyordu; dalın üzerinde iki çiçek açmıştı. “Bu ağaçla sık sık konuşuyorum,” dedi. Şaşırdım ve sözlerini neye yormam gerektiğini bilemedim. Hezeyan mı yaşıyordu? Ara sıra halüsinasyon (yanılsama) mı geçiriyordu? Kaygıyla, ağacın kendisine karşılık verip vermediğini sordum. “Evet,” dedi. Ona ne söylüyordu? Genç bayan yanıtladı: “Bana, ‘Buradayım. Buradayım. “Ben yaşamım, sonsuz yaşam,” dedi.” Bir tutuklunun içsel özünün (benliğinin) durumunun nihai sorumlusunun, sıralanan ruhsal-fiziksel nedenlerden çok, özgür bir karar olduğunu söylemiştik. Tutuklular üzerindeki psikolojik gözlemler, sadece ahlaki ve tinsel özlerine yönelik içsel bağlarının zayıflamasına göz yumanların, sonunda kampın yozlaştırıcı etkilerinin kurbanı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan soru şudur: Bu “iç bağı” oluşturan şey ne olabilir ya da ne olmalıdır?
1000k
Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.
1000k
Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
1000k