Sergen Aydın

Sergen Aydın
@aydinsrgn
380 okur puanı
Mart 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·180 syf.·
2026 5. kitabı
Dünya Savaşı'nın 2.si son bulmuş. Komünist blok, zaferin verdiği sarhoşlukla kendinden emin şekilde ideolojisini dayatıyor. Roman Tito'nun Yugoslavya'sında geçiyor. Sosyalizme mutlak bağlılığın olduğu bu dönemde keçi çobanları tüm keçilerini yanlarına alarak bu sürece katılıyorlar. Fakat parti bu durumu pek hoş karşılamıyor. Başkeçi çobanı -Çanga-, keçileri çok seven, cesur bir eylem adamı. Romanda bir de hayatı kitaplar olan, iyi eğitim almış, farklı seçenekleri olsa da Balkanların kaderini seçmiş bir aydın yer alıyor. Roman,aydının çocuğunun gözünden ele alınmış. Başkeçi çobanı ile aydının yolu keçiler dolayısıyla kesişiyor. Çünkü mahallede oturan herkesin keçisi var. Bunun sebebi büyük bir yoksulluk dönemi yaşanıyor ve bununla beraber beslenme problemleri baş gösteriyor. Keçiler böyle anlarda doğadan aldıklarını, süt yoluyla insanlara aktarıyorlar ve insanların bir nevi süt annesi oluyorlar. Böyle olunca da halkla keçiler arasında büyük bir vefa bağı doğuyor. Başkeçi çobanı ile Aydın arasında keçiler üzerine derinlemesine sohbetler gerçekleşiyor. Bu sohbetler öyle yerlere geliyor ki keçiler mitolojik bir varlık gibi ele alınıyor. Bu kişiler bana göre iki farklı karakteri temsil ediyor ama ikisinin de derdi ortak. Biri eylem adamı, yaptıklarıyla var olmuş; bilgileri direkt kaynağından edinmiş, sosyal ve cesur bir adam. Diğeri düşünce adamı, hep teoriler üzerine çalışmış, oldukça derinleşmiş, temkinli ve sağ duyulu bir adam. Romanın devamında parti, keçilerin sınıf mücadelesine olumsuz etkilerini ve çobanların işçi sınıfına katılmamalarını gerekçe göstererek keçilerin itlaf edilmesi kararını veriyor. Başkeçi çobanı çobanı mahalledeki tüm keçilerini alıp önce kayboluyor ve bir zaman sonra tüm keçileri alıp kent meydanına geliyor. Bu durum sanki bir geçit töreniymiş
Keçiler DönemiLuan Starova · Dergah Yayınları · 2020253 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
9/10
·222 syf.·
2026 2. kitabı
Kitap, edebi anlamda değil ama ele alınan hikâyenin ilginçliği ile beni etkiledi. Kitabın yazarı olan Dr. Fahrettin Er kendi hayatı üzerinden Moris Şinasi'nin hayatını anlatmış. Kısaca şöyle ki: Fahrettin Er (yazar), Manisalı. Küçükken zatürreye yakalanıyor. Manisa'da ünlü bir doktora gidiyorlar ve o doktor onunla çok ilgileniyor ve hastane bulana kadar evinde misafir ediyor.(Doktor Melahat Uslu - Türkiye'nin ilk kadın başhekimi-) Ardından Moris Şinasi Hastanesinde boş yer bulununca çocuğu oraya sevk ediyor. Bu şekilde çocuk iyileşiyor. Annesi de çocuğa sürekli Dr. Melahat ve Moris Şinasi Hastanesi olmasaydı sen ölürdün, diyor. Bu söz de çocuğun aklında yer ediyor. Yazar büyüyüp doktor olunca memleketi Manisa'ya geliyor ve bir gün tesadüf ki Dr. Melahat'le karşılaşıyor. Derken Moris Şinasi meselesi açılıyor ve hikayeye yeni bir biyografi ekleniyor. Moris Şinasi aslen Seferat Yahudisi ve Manisa'da doğmuş fakir bir adam. Bu adam bir gün hastalanıyor ve gittiği hastanede tedavi olduktan sonra fakir olduğu için para almıyorlar. Gel zaman git zaman Manisa'da yaşam zorlaşınca genç yaşta önce Mısır'a ardından da Amerika'ya gidiyor. Orada ise Manisa'da öğrendiği tütüncülükle sigara fabrikası kuruyor ve zengin oluyor. Vefatı sonrasında ise vaisyeti üzerine o dönem çok ciddi bir meblağ ile Manisa'ya hastane yaptırıyor. Bunun yanında hastaneye gelir olması için Amerika'daki Morgan Stanley bankasına nakit bağışlıyor. Hastane uzun yıllar (1933-2018) imkânı olmayanlara ücretsiz sağlık hizmeti veriyor. Kitap bu iki yaşam öyküsü üzerine kurgulanmış ama kitapta beni asıl çeken yazarın araştırmayı yaparken kurduğu bağlantılar ve ilginç tesadüfler oldu. Yazar, çok girişken ve Moris Şinasi üzerine araştırma yaparken bağlantıları çok kuvvetleniyor. Morgan Stanley müdür yardımcısı ile
Biyografi
Moris ŞinasiFahrettin Er · Gufo Yayınları · 20247 okunma
Puan vermedi·322 syf.·
2025 11. kitabı
Fakir Baykurt'tan "Kaplumbağalar"la beraber okuduğum ikinci kitap. Kitap köylünün uyanışını ve ağalarla -otoriteyle- mücadelesini anlatıyor. Kaplumbağalara ana fikir olarak çok benzeyen bu kitap, bir yandan bize Fakir Baykurt'un düşünce dünyasını anlatıyor. Bir öğretmen önce Damalı köyünde öğretmen olarak sonra Ortaköy'de demirci olarak son olarak da Yaşarköy'de misafir olarak köylüyü aydınlatıyor köylü de haklarını aramayı öğreniyor ve otoriteye baş kaldırıyor. Bu kitapta bana göre yazar, ideolojisini açıklamak ve kanıtlamak istiyormuş gibi olayları pürüssüz ve olması gerektiği gibi kurgulamış. Romanlardaki herkes rolünü çok iyi biliyormuş gibi görevini yapıyor. Ağa ezmeyi, hak yemeyi; devlet memuru köylüyü küçük görmeyi; köylü cahil olmasına rağmen birlik olmayı ve anında aydınlanmayı biliyor. Romanda bir uyarıcı -öğretmen- köydeki insanlara akıl ve cesaret veriyor. Köylü de otoriteye karşı birlik olup ayaklanıyor ve haklarını istiyor. Otorite de bu durumda farklı Alicengiz oyunlarıyla karşısındaki alt etmeye çalışıyor. Yazarın iki romanında köylü çalışkan ve birlikte hareket edebiliyor. Yalnızca köyde birkaç kişi bu birlikteliğe karşı otoritenin yanında yer alıyor. Örneğin; Damalı'da Durana, Ortaköy'de bakkal, Yaşarköy'de imam... Romanın sonunda toplumcu gerçekçi bir yazardan beklenmeyecek bir ters köşe ile sembolik bir olaya yer veriliyor. Kuşlar her sene bir gün geliyor köylünün her yanını parçalıyor köylü de buna ses etmiyor çünkü imam bunu onlara yasaklıyor. Burada kuşlar, ağalar veya otoriteyi; köylü, emekçi ve uysal kesimi; imam da insanları uyuşturan cahilliği ve korkuyu temsil ediyor. Ve yazar, kitapta öğretmen aracılığıyla "Komünist Manifesto"da yer alan ezilen halkların birleşmesi öğüdünü veriyor. Ve köylü bu yırtıcı kuşlardan da kurtuluyor.
Onuncu KöyFakir Baykurt · Adam Yayınları · 20151,540 okunma
9/10
·400 syf.·
2025 6. kitabı
Fakir Baykurt, köy enstitüsü çıkışlı bir yazar. Kaplumbağalar ise köyü bilen, köyü anlatan bir kalemin eseri. Eser tarlada çalışan işçileri anlatarak başlıyor ve sonuna kadar da köyün içinde köylünün toprakla ve bürokrasiye uğraşını anlatıyor. Romanın baş karakteri Kır Abbas, köyün en yaşlısı ve başına buyruk bir insan. Romanın başında tarlada çalışırken sıcaktan bunalıyor ve sıcağın verdiği hararetle birlikte yükselen sinirinden dolayı ailesiyle sebepsiz kavga ederek köyün yolunu tutuyor. Bir de giderken yolda gördüğü bir kaplumbağayı ters çevirip güneşin altında bırakıyor. Romanın başında geçen bu bölüm bize yazarın köyü bildiğini köy işiyle uğraştığını gösteriyor. Romanın bir diğer önemli kişisi köyün öğretmeni Rıza. Birgün bu öğretmen köylüleri asma dikmeleri gerektiğini ve köydeki Purluk denen araziyi ıslah edebilirlerse burada asmanın yetişeceğini söylüyor. Bir Alevi köyü olan Tozak köyü köylüleri de arazinin zorlu olmasına rağmen şarabı ve pekmezi sevdikleri için bu fikri kabul ediyorlar. Toprak çapalanıp sıra asma fidanı aramaya geldiğinde köylüler, Ziraat odasından fidan istemeye gidiyor fakat Ziraat odası başkanı benden broşür isteyin vereyim ama fidanı ben nereden bulayım karşılığını veriyor. Bürokrasi ve köylü burada ilk kırılmayı yaşıyor. Neyse köylü bir şekilde fidanları buluyor ve dikiyor. Kır Abbas sonrasında bu yeri benimsiyor ve orada yaşamaya başlıyor sürekli asmalarla ilgileniyor. -Romanda bu bölümlerde dikkatimi çeken şey köylünün karar ya da uygulama aşamasında ara sıra ayrılıklar yaşaması oldu. Bu ayrılıkları aşıp birlik olduklarında her şeyin daha güzel ilerlediğine vurgular yapılmış.- Gel zaman git zaman asmalar büyüdüğünde üzümler olduğunda Kır Abbas "saçı" geleneğini hatırlatıyor. Bu geleneğe göre bağ bozumunda toplanan üzümlerin bir kısmının
Edebiyat & Roman
KaplumbağalarFakir Baykurt · Remzi Kitabevi · 19734,671 okunma
Puan vermedi·360 syf.·
2025 5. kitabı
Romanın başkarakteri Dr. Hikmet, küçüklüğünde İstanbul'un zengin muhitlerinde doğup büyümüş, babası gözden çıkarılmış bir paşa olduğu için toplumla arasına mesafe koymak zorunda kalan bir ailede yetişen bir çocuk. Dr. Hikmet toplumla imtizaç edemeyen, yaşadığı anı kabullenemeyen, kırılgan bir karakter. Roman Abdülhamid'in padişah olduğu dönemleri konu alıyor. Romandaki asıl konu 1904 yılında Dr. Hikmet'in İzmir'deki yaşamından sıkılarak özgürlük arayışı içerisinde kaçak yollarla Avrupa'ya gidişiyle başlıyor. Yolculuk Paris'te son buluyor. Yol boyunca karakterimizin yaşadıkları romanın geri kalanı hakkında bize fikir veriyor çünkü gemiye ilk bindiği andan itibaren Dr. Hikmet karşılaştığı insan profilinden memnun kalmıyor ve yolculukta gezdiği şehirlerin hep kötü yanlarını görüyor. Paris'e gelişinden sonra da durum bu şekilde devam ediyor. Dr. Hikmet'in kitaplarda okuyup hayalinde canlandırdığı Paris ile gördüğü Paris birbirine uymuyor. Yine Dr. Hikmet'in zihnindeki medeniyet timsali, özgürlükçü, aydın Avrupalı ile gerçekte karşılaştığı çıkarcı, sert, tek görüşlü Avrupalı arasında büyük farklar bulunuyor. Bana göre romanın üzerine kurulduğu düşünce umduğunu bulamama. Bu sebeple bir hayal olan yolculuk bir sürgüne dönüşüyor. Karakterimizin mizaç özelliği olan insanlarla karışıp anlaşamama ve beklentisinin hep boşa çıkması durumu romanda çok defa tekrarlanmış. Dr. Hikmet'in Paris'teki yaşamında onunla temas kuran bazı isimler, romanın gelişimine katkı sağlamış. (Ragıp Bey, Foissard, Piennot, Albert, Morotof, Şair Lavaliere vb.) İdeolojik konuşmalar genellikle bu kişilerle yapılıyor ve Osmanlı hakkında farklı ideolojiler üzerinden yorumlamalar yapılıyor. Örneğin Morotof karakteri bir Marksist ve her şeyi maddi güç üzerinden yorumladığı için Osmanlının çöküşünü Osmanlıyı
Bir SürgünYakup Kadri Karaosmanoğlu · İletişim Yayınları · 2017506 okunma