Türkiye tarihinin en önemli hareketlerinden biri olan Köy Enstitülerinin tarihini, oluşumunu ve etkilerini; bu enstitülerden biri olan Gönen Köy Enstitülü Fakir Baykurt’tan dinlemek, keyifli olmasının çok ötesinde, samimi ve objektif bir perspektif sunuyor.
Osmanlı’nın yıkıntılarından tekrar ayağa kalkmak, güçlenmek; daha doğrusu yeniden dirilmek isteyen Türkiye’nin bunu gerçekleştirmesi çok zordu. Hem yöneticiler hem de halk bunun farkındaydı. Çünkü Osmanlı’dan geriye, yoksullukla ve yorgunlukla debelenen bir toplum kalmıştı; tam anlamıyla bir karanlığın içindeydi.
Sorun net ve ortadaydı. Peki, ne yapmak gerekiyordu? Çoğunluğu köylerde yaşayan, yoksul ve eğitimsiz olan bu toplumu nasıl ayağa kaldırmalıydı? Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve o zaman bürokrasinin içinde aktif olarak görev yapan İsmail Hakkı Tonguç, bu soruların cevaplarını bulup uygulamak için kolları sıvadılar. Çünkü köylünün ayağa kalkması, genç Cumhuriyet’in ayağa kalkması demekti. O hâlde reçete belliydi: Cahilliği ortadan kaldırmak ve köylüyü her anlamda üretken kılmak.
Sahaya inen İsmail Hakkı Tonguç, eğitimi sadece okuma yazma öğretmekten ibaret görmüyordu. Tonguç’a göre okuma yazma, bunun sadece küçük bir parçasıydı.
Önceleri “eğitmen kursları” adı altında, askerliğinde onbaşı veya çavuş olarak görev yapan kişilerin altı aylık kurslarla eğitilip köylerine gönderilmesi ve oradakilere okuma yazma öğretmesiyle girişilen bu çaba yeterli olmuyordu. Bunun yanı sıra, şehirdeki öğretmenlerin köye ayak uyduramamaları ve geri dönmeleri, Tonguç ve arkadaşlarını düşündürüyordu. Daha kalıcı ve sağlam temelli bir model lazımdı.
Tarihler 17 Nisan 1940’ı gösterdiğinde, bir yasa ile Köy Enstitüleri kuruldu. Peki, neydi bu Köy Enstitüleri? Önceki girişimlerden çok daha farklıydı. Sorunun çözümü