Bu kitabı bitirdiğimde hikâyeyi değil, ateşler içinde gördüğüm bir rüyayı hatırlıyor gibiydim. Sanki birisi kafatasımı açmış ve içine birkaç avuç karanlık, biraz afyon dumanı ve çocukluğumdan kalma açıklayamadığım bir korku bırakmıştı.
Sadık Hidayet’in anlattığı dünya mantıksız değil; mantığın fazla uzun süre yalnız bırakılmış hâli.
Roman boyunca ölüm, arzu ve yalnızlık aynı masaya oturuyor. Üstelik birbirleriyle konuşmuyorlar. Sadece bakışıyorlar. İnsan bir süre sonra anlatıcının mı delirdiğini, yoksa akıl denilen şeyin zaten toplu bir halüsinasyon olup olmadığını düşünmeye başlıyor.
Bazı sayfalarda kendimi anlatıcıya çok yakın hissettim. Bu rahatsız ediciydi. Çünkü onun zihni bir ev değil; duvarları nefes alan, koridorlarında gölgelerin dolaştığı terk edilmiş bir kuyu gibi.
Kör Baykuş bana insanın bazen kendi hayatında bile figüran olabileceğini düşündürdü. Bazen aynaya bakıyoruz ve yüzümüzü görüyoruz. Bazen de ayna bize bakıyor.
Bu kitap karanlık değil. Karanlığın gördüğü rüya.
Bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Sanki yıllardır omzumda oturan bir baykuş vardı da ben onu ilk kez fark etmiştim.
Bazen çocuklarımıza sabahları kıyafet giydirmek bile upuzun bir mücadeleye dönüşebiliyor, değil mi? Ama minik bir ahtapot olduğunuzu ve her sabah sekiz kollu bir kazak giymek, sekiz ayrı eldiven takmak zorunda olduğunuzu hayal edin!
Sara Şahinkanat’ın naif diliyle hayat bulan Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor, minik Nino’nun kendi bedeninden ve ahtapot olmanın getirdiği karmaşadan sıkılma hikayesini anlatıyor. O, denizlerin pürüzsüzce süzülen diğer canlılarına özenirken, aslında sahip olduğu sekiz kolun ne kadar büyük bir mucize ve başkalarına şifa veren bir güç olduğunun henüz farkında değil.
Çocuklarınızın "Ben neden arkadaşım gibi değilim?", "Neden benim bu özelliğim var?" diye sorduğu o büyüme sancılarında, kendi benzersizliğini fark etmesini ve kendini olduğu gibi sarıp sarmalamasını sağlıyor.
Biz ebeveynler içinse satır araları muazzam bir ayna: Hayatın koşturmacasında bazen biz de sırtımızdaki sorumlulukların ağırlığından, "her şeye yetişmeye çalışan o sekiz kolumuzdan" yorulmuyor muyuz? Kendimizi başkalarının kusursuz görünen hayatlarıyla kıyaslarken bulmuyor muyuz? Nino bize, taşıdığımız tüm o yüklerin ve bizi biz yapan özelliklerin aslında hayatın içinde ne kadar değerli bağlar kurduğunu fısıldıyor. Kendimizi eksikliklerimizle, fazlalıklarımızla kabul etmenin şifasını hatırlatıyor.
“Herkesten kaçıp saklanmak ister gibi bir halim var. Fakat nereye baksanız mutlaka görüyorsunuz... Görünmemeye uğraşıyor gibi yaparak görünmek, hiçbir şey istemeksizin istemek...”
Milli Edebiyat döneminden Reşat Nuri Güntekin’in olgunluk çağı eserlerinden biridir Miskinler Tekkesi. İlk defa 1982’de yayımlanan bu eser, döneme adeta bir ayna tutar.
Padişah II. Mahmut dönemi ileri gelenlerinden olup padişaha yakınlığıyla tanınan Kocabaş Kazasker Şemsettin Mollanın torununun hayatı üzerine kurulmuş bir kitaptır. “Kocabaşlar” olarak tanınan bu aileye mensup başkahramanımızın dış görünüşü de ailenin ismiyle müsemmadır. Bu arada kitabın isminin gerçek tekkelerle hiç alakası yok, tamamen başkahramanımızın yaşayış biçimine, ruh haline bir vurgudur. Çünkü başkahramanımız, doğuştan tembel, hiçbir işini kendi yapmak istemeyen ve sürekli başkalarının sırtından geçinen biridir. Kitap boyunca onun ağzından hikâyesini okuyoruz. Okurken de maalesef sinir krizleri geçiriyoruz. Yalnız kitabın sonu beni çokça etkiledi, duygulandırdı diyebilirim.
Reşat Nuri, Miskinler Tekkesi ile bizlere Meşrutiyet öncesinden Cumhuriyetin kuruluşuna kadar dönemin İstanbul’unu ve toplumsal yapısını içeren geniş bir panorama sunuyor. Bunu yaparken de derin bir psikolojik tahlili ihmal etmiyor.
Yazarın en sevdiği kitabı olan bu eser, ağdalı bir dille kaleme alınmış. Baştan sona ağdalı bir dil kullanıldığı için de kitap oldukça yavaş ilerliyor. Ben maalesef yazara katılamıyorum bu sevme konusunda ve boğucu, sıkıcı, kasvetli bu esere pek ısınamadığımı itiraf ediyorum. Yine de okumak isteyenlere keyifli okumalar diliyorum.
Orhan Kemal’in 1960 yılında kaleme aldığı ve okuyucu ile buluşturduğu “El Kızı“, çok tanıdık bir hikayeyi ele almış olmakla birlikte, insanda farklı duygular yaratıyor. Toplumcu gerçekçi yazarlarımızdan Orhan Kemal işçiye, köylüye, yoksula, insan ilişkilerine dair önemli tespitleri romanlarındaki karakterler ile hayat bulmakta. El Kızı da bu başarısının örneklerinden biri.
Romanımızın üç ana kahramanı var. Nazan, Mazhar ve Hacer. Nazan, Mazhar’ın karısı. Sevgisini belli edemeyen, her an hata yapmaktan korkan bir karakter. Mazhar şehrin en tanınan avukatlarından biri. Nazan’ı yıllar öncesinden sevmiş ve kendi isteğiyle evlenmiş. Mazhar’ın annesi Hacer ise aşağılık kompleksi yaşayan, avukat annesi olmakla gurur duyan ve Nazan’ı Mazhar’a layık görmeyen kayınvalide olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın adından da tahmin edilebileceği gibi, bir gelin-kayınvalide çatışması ve arada kalan bir koca ile başlıyor hikayemiz. Şahsen okurken yalnızca bu çatışmaların ele alınacağını düşündüğüm romanda işler bambaşka seyrediyor ve her karakterin penceresinden dünyaya bakmak mümkün oluyor.
Kapak görselinde yer alan tektaş yüzük, hikayenin başında karşımıza çıkıyor. Nazan’ı mutlu etmek isteyen Mazhar, yüklü para vererek bu tektaşı satın alıyor. Karısına hediyeyi verdiğinde bu sefer ondan bir sıcaklık görmeyi umuyor. Mazhar’ın ricası ise, Nazan’ın bu yüzüğü Hacer hanıma göstermemesi. Ancak Hacer hanım bir noktada bu yüzüğün varlığından haberdar oluyor ve Nazan’a karşı duyduğu rahatsızlık birken bin oluyor. Asıl hikaye ve çatışmalar ise bundan sonra başlıyor.
O yılların toplumsal cinsiyet rollerine ayna olmaya niyetli olan El Kızı romanı, günümüze de ayna tutmayı başarıyor bana kalırsa. Hikayede süslü, “boyanan” kadına; bakımsız, “pespaye” kadına ve özgür olma çabasında olan kadına nasıl
Bugün masamda çok özel bir kitap vardı; Shao Li’nin kaleminden Sarı Nehir Öyküsü. Kapağını açtığımda sanki o nehrin kıyısına, toprağın kokusunun hissedildiği o uzak coğrafyaya doğru bir yolculuğa çıktım.
Kitap, bir babanın geçmişinin, kızının eve dönüşüyle birlikte yeniden gün yüzüne çıkışını anlatıyor. Ama bu sadece bir aile hikâyesi değil; Çin’in o kadim geçmişinden bugününe uzanan, toplumsal değişimlerin aile içindeki kuşak çatışmalarına nasıl yansıdığını gösteren çok gerçekçi bir ayna olmuş. Karakterlerin duygusal gelgitleri, yaşadıkları hayal kırıklıkları o kadar sahici ki, sanki kendi tanıdıklarınızın hikâyesini dinliyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Yazar, sıradan insanların hayatlarına öyle bir şefkatle bakıyor ki, sayfalar ilerledikçe karakterlerin o sessiz direnişlerine hayran kalmamak elde değil. Nehir, burada sadece bir su değil; kaderin ta kendisi, hayatın hem bereketi hem de o sarsıcı akışı olmuş. Eğer yavaş, derin ve ruhunuza dokunacak bir şeyler arıyorsanız, bu kitap tam bir başucu eseri.
Özellikle ebeveynler ve çocuklar, karı-kocalar arasındaki çatışmalar, Çin halkının ahlaki yaşamını ve hızlı değişen toplumsal yapı içinde iki neslin karşı karşıya kaldığı duygusal savrulmaları da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Shao Li, kendi gerçek duygusal deneyimlerini de işin içine katarak, sıradan insanların hayatındaki kırılma noktalarını müthiş bir şekilde işliyor.
Sayfalar arasında kayboluyorken yepyeni pencereler açmanızı sağlıyor,zihninizde yer edecek derin bir iz kalıyor.
“Nehir, sadece suyun akışı değil, zamanın ve kaderin yatağıydı; her bir kıvrımında bir hikâye, her bir taşında ise unutulmuş bir geçmişin fısıltısı saklıydı.”
Ana karakterimiz bir film montajcısı.
Ben ana karakterimiz için diyebilirim ki her şeyi bir "karakter"olarak görüyor. Kendi içinde de karakterlere bölünmüş durumda. Kitabın bir kısmında kendinden pek haz etmediğini gördüm. Bunun en çok "ayna" ile konuşma bölümünde olduğunu söyleyebilirim.
Ayrıca, yaşamındaki olaylarla şarkıları bağdaştıran ve şarkılarla iç içe yaşayan biri. Bunu kitapta sık sık görüyoruz.
Kendisinden bile fazla sevdiği bir kadın var ki, iç sesiyle dahi onunla iletişim halinde. Müzeyyen.
Ama, ana karakterimizin sevgisi Müzeyyen'e yetmiyor.
Kitap daha ilk cümlesinden itibaren beni etkiledi. Daha sonra tekrar okumayı düşündüğüm bir kitap.