Başlamadan önce, yazar gerçekten de kasabalarında yaşanmış bir cinayetin suç dosyasını hazırlamış. Kitabı okurken gerçek mi değil mi emin olamadım fakat sonradan araştırınca gerçek olduğunu öğrendim.
Kitabı tek cümleyle anlatmak gerekirse belgesel gibi bir kitaptı.
Böyle belgesel gibi deyince tamamen bilimsel istatiklere dayalı bir metin gibi geliyor kulağa fakat öyle değil. Bu kitapta işlenmiş bir cinayetin iç yüzünü, neden işlendiğini, nasıl ve kimler tarafından işlediğine bakıyoruz. Yazar cinayetle alakalı olan olmayan herkesle görüşmüş, tanıkların ifadelerini eklemiş, cinayetten sonraki soruşturmaya dair olan belgeleri incelemiş ve sanki bir suç dosyası hazırlamış. Kitabı okurken acaba katil kim gibi bir düşünce yaşamıyoruz. Zaten katiller başından beri biliniyor. (Kitabın kapağında bile resimleri var zaten.) Sanırım bu kitabı şuana kadar okuduğum polisiye romanlarından ayıran özellik de bu. Bilirsiniz Agatha Christie, Jo Nesbo, Ahmet Ümit… gibi pek çok yazar da polisiye türünde yazar fakat onların hiç birinde böyle bir yazım tarzına rastlamadım, o yüzden bu kitaba polisiye kitabı demek doğru olur mu bilmiyorum. Çünkü polisiye romanlarında asıl unsur meraktır (ya da katil ve polisin akıl savaşları belki) fakat bu kitap böyle değil. Bu kitabın olayı daha çok, yaşanmış bir cinayet hakkında makale okumak gibiydi. Fakat yazarımız kurbanın bir tanıdığı olduğu için anlattıkları olaylara dayalı gidiyor bu sebeple insanı sıkmıyor. Kitap cinayet sabahından bir kaç sahneyle başlayarak geçmişten günümüze olmak üzere ilerliyor. Kitabı okurken eksi bir gazete okuyormuşum ya da radyo tiyatrosu dinliyormuşum gibi hissettirdi. Buna kitabın baskısı da sebep olmuş olabilir. (Btw benim okuduğum baskı gerçekten çok güzeldi.)
Her neyse sonuç olarak kitabın kurgusuna gelecek