O da kadınların çoğu gibi tümüyle başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman aşıktı.
Kitabı yeni bitirdim. Roman bir miras meselesiyle açılıyor. Anne ve baba dört çocuklarına mirası eşit bölmek isterken, ailenin hafıza mekânı olan iki kulübeyi yalnızca küçük kardeşlere bırakmayı planlıyorlar. Bu karar, zaten kırılgan bağlarla birbirine bağlı kardeşler arasında gerilimi artırıyor.
Kulübe, görünürde miras gibi dursa da aslında aile içindeki eşitsizliğin, susulmuş geçmişin ve gömülü travmaların sembolüne dönüşüyor.
Konuşulmayan her şey, miras bahanesiyle yüzeye çıkmaya başlıyor.
Kahramanımız altmışlarına yaklaşmış bir kadın. Bu yaş vurgusu önemli çünkü çocukluğunda yaşadığı istismarın, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen yaşamının merkezinden hiç eksilmemiş olması; travmanın bir “anı” değil, bir “hayatta kalma biçimi” olduğunu gösteriyor. O da artık kendi ifadesiyle “kurban değil savaşçı olmayı” seçmiş biri.
Roman, annenin ve kız kardeşlerin ona bir türlü inanmayı veya yüzleşmeyi seçmemeleri nedeniyle, hayattayken ailesini kaybetmiş bir kadının yalnızlığını anlatıyor. Anne ve kardeşler, gerçeği inkâr ederek aile düzenini koruduklarını sanıyorlar; Bergljot ise gerçeği söyleyerek kendini korumaya çalışıyor. Bu çatışma romanın tüm duygusunu belirleyen şey.