Aziz pek belli etmese de bir hayal kırıklığı içindeydi. Hocasını da zannettiği gibi bulamamıştı.Bütün kuşlar gibi adeta insanlar da gagalıydılar, ya eşeliyor, ya gagalıyor, ya geveliyorlardı, içi çekildi.
Kavga etmesi an meselesiydi. Ama zaten çekingen ve tedirgin yapısı bir-iki, belki bin kavga ile bitmeyecek, hepsini tek tek öldürse yerine yenisinin sabaha kalmadan biteceği inancı içinde olanca muhkemliği ile duruyordu. Bu da acının bina hali gibiydi, o bilmeden belki binyıllar evvel inşa edilmiş ve insanın içine dikilmiş bir bina. Her yeni doğanın etrafını tavaf ettiği, geçmiş acıları kutsayıp övdüğü, taşlarına ellerini sürdüğü hor görü binası.
"Aziz gidip oturdu ama izlendiğini bildiği için camdan bakıyor gibi yapıp arkasını dönerek oturdu. Elbette camdan dışarı değil kendinden içeri bakıyordu. Şu birikmiş kirli kar da oydu, kirli duman da oydu, geniz yakan hava da oydu, kırık merdiven de, yarım müştemilat da oydu, topal hademenin bacağı da. Her eğrilik ve çirkinlikte, her sakatlık ve alillikte kendini gördü, tanıdı, kırıkça selamlaştı. Onlar da sen kimsin, demediler, hepsi selamı aldı "
'insanlar ağızlarından ne çıktığıyla değil ağızlarına ne girdiğiyle ilgileniyordu. çünkü yemek yemek için düşünmeye ihtiyaç yoktu.
bilgi tüketilemiyordu, oysa bugün değerli olan şeyin yok edilene dek tüketilmesi gerekiyordu.'