Stefan Zweig, çok geniş bir psikoloji birikimini uğraşında bütünüyle kullanmış ender yazarlardandır. Onun dünya edebiyatında bir biyografi yazarı olarak
kazandığı haklı ünün temelinde de bu özelliği, yanı yazarlığının yanı sıra çok usta bir psikolog olması yatar. Başta "Erasmus", "Montaigne", “Marie-Antoinette" ve "Fouché" olmak üzere, bütün biyografilerinde Zweig, ele aldığı kişiyi incelerken onun psikolojik niteliklerinden yola çıkar ve bu nitelikler ile içinde bulunan dönemin karşılıklı etkileşiminden kaynaklanan genel bağlamı sergiler. Böyle bir betimlemeyle karşılaşan okur ise, anlatılan kişi “biriciklik” niteliği ile tarihin oluşumu arasındaki ilişkiye çözme olanağına kovuşur.
Bu yazarın okuduğum ikinci kitabı. “Ay işığı sokağı”ndan daha çok sevdim bu kitabı. Belki de, diğer kitapda birden fazla hikaye anlattığındandır.
Satranç, Zweig'ın biraz önce sözünü ettiğim psikolojik birikimini bütünüyle devreye soktuğu bir öyküdür ve bu öykünün baş kişileri, tamamen yazarın biyografilerinde ele aldığı kişileri işleyiş biçimiyle sergilenmiştir.
Stefan Zweig, aynı dönemi paylaştığı hemen bütün Avrupalı yazarlar gibi, Orta Avrupa’nın zengin ve üretken “kozmopolit", yani çok kaynaklı kültüründen nasibini fazlasıyla almış olan edebiyatçılardandı.Bu kozmopolit kültür çerçevesinde, 19. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak gittikçe hızlanan bir yükselme dönemini yaşayan psikoloji bilimi, yalnızca edebiyatalanında değil, fakat sanatın hemen bütün alanlarındayönlendirici ve belirleyici rol oynadı. Başta Freud, Jung ve Adler olmak üzere, çok büyük araştırmacıların yeni buluşları ve yöntemleri, sanatın temel konusu olan
"insan"ın yepyeni ve yaşamın akışı içersinde çok daha gerçekçi bir görünümle betimlenmeye başlamasına yol açtı. Bu yeni durum, doğal olarak insanın hem içinde yer