Yazıya nereden başlasam bilemiyorum. Akşam saat beşten beri kitap elimde; yarım saatte bir açıp okuyorum, dayanamayıp kapatıyorum, sonra yine elime alıyorum. Belli ki bu gece bitireceğim.
Beni az çok tanıyanlar bilir; 19. yüzyıla, Rönesans dönemine ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’na acayip bir ilgim var. Nazi Almanyası’nın o tıkır tıkır işleyen bürokratik deliliğini, toplama kamplarının arkasındaki lojistiği, kimin hangi cephede ne hamle yaptığını hemen hemen ezbere bilirim. Konunun külliyatına bu kadar hakimken, bu kitaba bu kadar geç başlamış olmak kendime kızdım.
Ama iyi ki de şimdi okumuşum. Gerçek edebiyat insanı her zaman, ne yapıp edip bir yerinden yakalıyor ve kazanıyor zaten. Bu kitapta da tam olarak bu oldu. Gece’de hiçbir süslü dil, edebi bir şov ya da ağdalı tasvirler yok. Canımı en çok yakan, beni sarsan da bu çıplaklığı oldu. Kitap bağırmıyor, sadece fısıldıyor.
Çünkü bunca zaman okuduğum o tarih kitapları, belgeler, rakamlar bir noktadan sonra insanı hissizleştiriyor. "Toplama kampı" diyorsun, gaz odası diyorsun ve geçiyorsun. Ama Wiesel seni o buz gibi gerçekle baş başa bırakıyor. Kitapta kampa ilk adım attığı gece tanık olduğu o sahne zihnimden çıkmıyor mesela: Kamyonlardan o koca ateş çukurlarına dökülen, diri diri yakılan o küçücük çocuklar, bebekler... İnsan bunu okurken bildiği tüm o teorik bilgileri, stratejileri unutup kalakalıyor.Tam o anı anlatırken kitapta geçen şöyle bir cümle insanın içine işliyor;
"O geceyi, kamptaki ilk gecemi asla unutmayacağım; hayatımı yedi kez kilitlenmiş tek bir uzun geceye dönüştüren o geceyi. O dumanı asla unutmayacağım. Küçük çocukların bedenlerinin sessiz bir gökyüzü altında alevlere dönüşmesini asla unutmayacağım. İnancımı sonsuza dek tüketen o alevleri asla unutmayacağım."
İşte bu yüzden kitabın adı Gece.
Düşünün hayatınızda bir kitabı ne zaman gerçekten tam zamanında okudunuz?
Benim sanırım ilk kitabım bu kitaptı. Çok önceden aldım ve kütüphanemde duruyordu. Sadece sayfa sayısı az çerezlik olsun diye almıştım ve..
O kadar muhteşem o kadar güzel bir kitap ki mükemmel bir kurgusu yok 5 insanın hayatından bir kısmını anlatıyor sadece ama o kısımlar okura çok şey katıyor. Hayatta birşeyleri değiştirebileceğinize dair kendinize inancınızı arttırıyor.
Bu kitabı okumak için elinize almayın o sizi zamanında okumaya yönlendirecektir.
Sağlıcakla kalın
Stephen, Çeliğin Azizi adı verilen tanrının paladinidir. Paladinler tanrılarına hizmet eden bir tür şövalyelerdir. Çeliğin Azizi yaklaşık 3 yıl önce aniden ve beklenmedik bir şekilde ölür. Tanrının paladinlerinin bir kısmı ya delirmiştir, ya kendini öldürmüştür ya da bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştır. Hayatta kalmayı yedi paladin becerir ve bunlardan biri de Stephen'dir.
Tanrısız kalan paladinlere Sıçan tarikatı kucak açar ve paladinler hayata tutunmak için bir amaç elde ederler. Tanrısının ölmesinin üstünden 3 yıl geçmesine rağmen Stephen, kendine bir amaç edinememiştir. Ruhundaki boşluğu dolduramadan hayatına boş bir kabuk olarak devam eder. Ta ki Grace ile karşılaşana kadar.
Grace, Analık haydutlarından kaçarken kendini paladinin kolları arasında bulur ve ikili bu şekilde bir tanışma yaşarlar. Grace bir parfümcüdür ve Stephen'in kokusuna hayranlık duyar. İnsanın aklına erkek kokusu denilince odunsu ve baharatlı bir koku düşer. Ne var ki Stephan sadece zencefilli kurabiye gibi kokar. :D
Bu ikili bir araya gelince siz düşünün gerisini. Gerçekten bu kadar güzel uyumlu, birbirini tamamlayan bir çift çok ender bulunuyor kitaplarda. Ben diyaloglarını okurken hep bir tebessüm eşlik etti bana.
Stephen'in korkularını yıkması, Grace'in artık kaçarak bir yere varamayacağını anlaması ve en sonunda da birbirlerine teslim olmaları çok güzel işlenmişti. :')
7 puan vermemin sebebi ise aksiyonun yok denecek kadar az olmasıydı. İşin içinde tanrılar olunca ben beklentiyi biraz yükselttim sanırım. Ama ona rağmen kitap su gibi aktı. Rs döneminde olduğum şu günlerde bana ilaç gibi geldi. :')
2.kitap çıkmak üzereymiş, çıktığı gibi alıp okumayı planlıyorum. Çünkü bu ikilinin başına neler gelecek merak içindeyim.
Kitapla kalın.
Hani denir ya hayatının kitabı hangisi diye işte bu kitap diyebilirim sanat tarihini o kadar güzel anlatmış ki sıkmadan ,yormadan...Kitap bitmesin diye yavaş yavaş sindire sindire okudum ve müthiş zevk aldım .Kitapta 10 ressam anlatılmış ve örnek resimleri konulmuş ayrıca kitabın sayfaları o kadar güzel ki bayıldım ....severek okudum eğer ressamlara ve hayatlarına az ilginiz varsa okuyabilirsiniz..aaaa bu arada şunu da yazmadan geçmeyeceğim YouTube da Eller Kadir Kıymet Bilmiyor diye de bir programı var .... Baş Belaları ve Başyapıtları
Özdemir Asaf'ın sağlığında yayımladığı yedi ayrı şiir kitabını tek bir ciltte bir araya getiriyor Çiçek Senfonisi.
418 şiirin yer aldığı kitabın en dikkat çekici yönü, Asaf'ın kelime tasarrufuna dayanan, az sözle çok şey anlatmayı başaran özgün üslubu.
Son derece sade, düz ve anlaşılır bir dil tercih etmiştir ve bu sadelik kitabın geniş kitlelerce sevilmesinin başlıca nedenlerinden biridir. Bu yalınlığın ardında ise rastgele bir duygusallıktan ziyade akılla kontrol edilmiş, matematiksel bir kurguya sahip, yoğun bir zekâ oyunu yatar.
Eserde aşk, ölüm, zaman, toplumla hesaplaşma, varoluş ve özellikle yalnızlık temaları baş köşede yer alır.
Çiçek Senfonisi, bir çırpıda okunup bitirilecek bir eserden ziyade; sindirerek, üzerinde düşünerek ve her bir şiirin kelime oyunlarındaki felsefi tadı damıtarak okunması gereken büyüleyici bir şiir bahçesidir.
Okumak iptiladır, müptelalara selam olsun!
Çiçek SenfonisiÖzdemir Asaf · Yapı Kredi Yayınları · 20229,4bin okunma
"Bütün iyi seçenekler elinden alınırsa ne yaparsın?"
Herkese merhaba...
Geçen ay sonu başlayıp yetiştiremediğim, hem #kingokuyoruz, hem de Okuyan kadinlar kulubu nün #birharfbirkitap ve #herayinbiribiryayinevi etkinliklerinin ortak kitabı olan #mahşer le geldim.
"yaşasın sonunda okuyorum" ruh haliyle başladığım, "adam yine yazmış arkadaş" diye devam ettiğim, "yahu öldürmek için mi adamı elli sayfa anlattın aşkolsun" diyerek kızdığım, "ne okuyordum ben, konu ne ara buraya geldi" diye şaşırdığım, "yok artık" diyerek bitirdiğim bir okuma oldu :) umarım anlatabilmişimdir :) Kısacası Stephen King işte... kitabın başı ve sondan az önceleri daha bir heyecanlıydı sanki.
Bu kadar ne yazmış? diyenlere şunu söyleyebilirim, tek bir kurgu okumuyorsunuz. King 'olay bu kadar hadi dağılın' dememiş, başıyla sonunu arasında farklı olaylara geçiş yapmış ve bunu karakterlerle çok güzel bağlamış. İlk basımında yayınevinin önerisiyle üretim maliyeti sebebiyle 400 sayfalık bir kesintiye maruz kalmış kitap. Elimdeki tam metin hali 1080 sayfa.
Ustayla ortak görüşümüz: filmlerin fantastik eserler üzerinde tuhaf bir şekilde örseleyici etkisi olması. Siz ne düşünüyorsunuz bilmem.
Birleşik Devletlerin imzaladığı biyolojik ve kimyasal silahlar karşıdı anlaşmayı ihlal eden bir hükümet tarafından başkalaştırılmış bir virüs, kaçmaya çalışan bir görevli tarafından yayılıyor. Sözü edilen antijen virüsün çaresi yok. Çünkü insan bedeni, sürekli değişen antijen virüsü durdurmaya yetecek miktarda antikor üretemiyor. Doğru antikor her üretildiğinde virüs başka bir şekle bürünüyor. Bu yüzden aşı üretilmesi imkansız hale geliyor. Nüfusun büyük bölümü yok okurken kalanlar binlerce km yol katederek ortak bir yerde toplanıp yeniden yapılanmaya başlıyorlar. Konunun kabası bu. Ortak yeri nasıl biliyorlar?
MahşerStephen King · Altın Kitaplar · 20243,928 okunma