Abdullah b. Mes'ûd bize Allah Resulü'nden ﷺ naklettiğine göre O şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki Allah, rızıklarınızı aranızda paylaştırdığı gibi ahlakınızı da aranızda paylaştırmıştır. Allah, malı/dünyalığı sevdiğine de sevmediğine de verir; fakat imanı ancak sevdiklerine bahşeder. Allah bir kulu sevdiği zaman, ona imanı verir. • el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn - Hâkim en-Nisâbûrî
Din İslam
Sahipsiz Mezara Dönmüş İnsan - Kavli Garib Çoban
Vakit o vakit değil, taa ki kendimi affedene kadar. Yorulduğunda gelirim, ne kadar oldu olmayalı?.. Çünkü sevgi kuşu hep gönüldedir. B/aşka zamandayız insan insandan kendini, kendinden esirgiyor. Derin bir insan derin sorular sorar kendine. Derin bir gönül hayatınızın derinliklerine iner. İki zeki insan aşık olamaz, gerçek aşkın bir aptala ihtiyacı vardır. Bir bak bakalım, ne kavgalar verdiğin hayat. Ne kadar sürüyormuş?.. Bu kadarcık süre!.. Bütün o kavgalara değiyor muymuş?.. Sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Ahkaf-35) Sana temin ederim ki, yaşayabilmek için elimden gelen ve gelecekte de yapabileceğim her şeyi yapıyorum. Ey gönül bana inan. İki zeki insan aşık olamaz, gerçek aşkın bir aptala ihtiyacı vardır. Bir yere gitmeliyim, çok uzaklara. Yapmayacağım. O halde yeniden doğmalıyım, dönüşmeliyim!.. Kime, neye?.. Zamanında ölmek gibi. Ama sonuna kadar yaşamak. Dua böyle sesleniyor. Kendine layık ol. Ve putlarınıza cevaplamaya hazır olmayabileceğiniz sorular sorar. İki zeki insan aşık olamaz, gerçek aşkın bir aptala ihtiyacı vardır. Ve eğer bir gün gitmek istersen, benim için endişelenme, ben iyi olacağım. Dağda bir çoban çeşmesinin kıyısında diz çökerek, çamurla yeni bir kalp yapacağım kendime.
Reklam
Hadis
Efendimiz Hz. Muhammed (ﷺ)’in ümmetine ibret olarak anlattığı rivayetlerden biri de KİFL kıssasıdır. Buyurdu ki Efendimiz (ﷺ): Eskiden “Kifl” adında bir adam vardı. Günahlardan sakınmayan, haramlara düşmekten çekinmeyen biri olarak bilinirdi. Bir gün bir kadını günaha çağırdı ve ona para teklif etti. Kadın büyük bir ihtiyaç ve çaresizlik sebebiyle bunu kabul etti. Tam günah işleneceği sırada kadın titremeye başladı ve ağladı. Kifl ona sordu: “Seni ben mi zorladım, tiksindim mi benden, neden ağlıyorsun?” Kadın şöyle dedi: “Hayır… Ama ben bunu hayatımda ilk kez yapıyorum. Açlık beni buna mecbur etti. Allah’tan korkuyorum…” Bu sözler Kifl’in kalbini sarstı. Kendi kendine dedi ki: “Bu kadın, işleyeceği ilk günahtan dolayı Allah’tan böyle korkuyorsa, ben bunca günahı nasıl işledim?” Bunun üzerine geri çekildi, parayı kadına verdi ve: “Git, bu para senin olsun. Vallahi artık Allah’a isyan etmeyeceğim.” dedi. O gece samimi bir tövbe etti. Ve rivayete göre aynı gece vefat etti. Ve sabah insanlar kapısında şu yazıyı gördüler: “Allah, Kifl’i bağışladı.” Tirmizî, Kitabu'z-Zühd no: 2496 Müsned-i Ahmed b. Hanbel Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn
Bize insan ilişkilerinin organik olduğu, ortak değerlerin ve karşılıklı sıcaklığın kendiliğinden bir araya gelmesiyle oluştuğu öğretiliyor. Bu güzel bir yalan. Modern sosyal pazarda karizma artık bir kişilik özelliği değil; bir varlık sınıfı. Ve tıpkı gayrimenkulde olduğu gibi, bazı insanlar en iyi mülklere doğarken, diğerleri tadilat gerektiren bir evi satmaya çalışmak zorunda kalıyor. Artık insanları tüketmiyoruz; onlara dair algılarımızı tüketiyoruz. Aşırı görünür bir dünyada, insan etkileşimi ticarileştirildi. Karizma mistik bir yetenek değil; adaletsiz bir sosyal hiyerarşi yaratan yüksek performanslı bir pazarlama kampanyasıdır. Markalaşmayı çoğu zaman sadece beğenilirlikle karıştırırız, ancak bunlar tamamen farklı ekonomik prensiplerle işler. Tamamen beğenilen bir kişi istikrarsız bir para birimiyle hareket eder; statüsünü korumak için sürekli olarak iyi işler yapmalı ve kusursuz bir sicil tutmalıdır. Bir anlık hata yaptığında, yerini başkasına bırakır. Beğenilirlik onay kazandırır. Markalaşma ise affedilme kazandırır. Ancak markalaşmış bir kişinin mükemmel olması gerekmez; sadece tutarlı olması yeterlidir. Ancak markalaşma sadece affetmeyi yeniden şekillendirmez; fırsatları da yeniden şekillendirir. Ve fırsat sunumla ilişkilendirildiğinde, baskı sadece etkileyiciler ve ünlülerle sınırlı kalmaz. Eskiden dünyada yol almanın nesnel bir liyakat meselesi olduğuna, iyi performans gösterirseniz sosyal dengenin kendiliğinden sağlanacağına inanırdım. Ancak modern odaların mekaniğini izlemek bu düşüncemi hızla değiştirdi. Teknik yeteneğin yarısına sahip olup estetik açıdan iki kat daha avantajlı olan insanların fırsatları zahmetsizce yakaladığını, daha sessiz, daha derin zihinlerin ise arka plana kaybolduğunu gördüm. İş aynıydı. Ambalaj farklıydı. Ve her seferinde
Substack
HADİS ÜZERİNDEN TESPİT
Peygamber Efendimiz’in (sav) fitne dönemleriyle ilgili hadisini hatırlamakta fayda var: “Fitne zamanında oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır.” Bu hadis ilk bakışta pasifliği tavsiye ediyor gibi görünebilir. Oysa bana göre burada verilen mesaj çok farklıdır. Çünkü Efendimiz adaleti ayakta tutmayı, doğru şahitlik yapmayı ve zulme karşı durmayı da emretmiştir. Burada anlatılan şey, insanın aceleciliğine karşı yapılan bir uyarı olsa gerek. Fitne zamanlarında insanlar çoğu zaman gerçeğin peşine değil, tarafların peşine düşerler. Bir haber duyulur, bir iddia ortaya atılır, bir ekran görüntüsü paylaşılır ve insanlar daha ne olduğunu tam anlamadan koşmaya başlarlar. Bir kısmı savunmaya, bir kısmı suçlamaya koşar, bir kısmı da başkalarının koşusuna katılır. Oysa ortada henüz bütün yönleriyle ortaya çıkmış bir hakikat yoktur. Belki de hadisin bize öğrettiği şey, her duyulan şeyin peşinden koşmamak, her iddiaya sahip çıkmamak, her kavgada taraf olmamaktır. Önce durmak, dinlemek, araştırmak, anlamaya çalışmak; sonra da karar vermek en uygun davranıştır. Bugün sosyal medya çağında yaşadığımız birçok problemin temelinde bu acelecilik yatıyor. İnsanlar bazen hakikati öğrenmek için değil, çoktan verdikleri hükmü doğrulatmak için araştırma yapıyor, olgu bükme yoluna giriyorlar. Bir insanı seviyorsak onunla ilgili bütün suçlamaları reddediyor, bir insandan hoşlanmıyorsak onunla ilgili bütün suçlamalara hemen inanıyoruz. Böylece hakikat ikinci plana düşüyor. Bunu yapanlar gerçekten hakikati mi arıyor, yoksa hakikatin bazı parçalarını kullanarak yeni bir hikâye mi kuruyor? Çünkü günümüzde insanların önemli bir kısmı olaylarla değil, tarafların kimlikleriyle ilgileniyor. Bir olay yaşanıyor ve ilk sorulan soru çoğu zaman “Ne olmuş?” değil,
Duygu ve Düşünce
Ka'bel-Ahbâr'dan şöyle bir rivayette bulunulmuştur: "Allah Teâlâ, Mûsa'ya (a.s.) vahyederek: '(Ey Mùsa!) Hayrı öğren ve öğret. Zira Ben, yerlerini yadırgamasınlar diye hayrı öğrenen ve öğretenleri kabirlerinde nûra Garkedecegim' demiştir..." |ez-Zühd Ahmed b. Hanbel, 353
Din İslam
Reklam
Reklam