Denilebilir ki Erzurum çalışmaları daha oradan ve Erzurum ovasının beri başında, Erzurum kalesine bakan Ilıca'dan başlar...
Mustafa Kemal Ilıca'da, yurtlarına dönmekte olan bazı göçmenlerle karşılaşır: Güneş batı ufkuna inmektedir. En yakın sırtın üstünden art arda bazı gölgeler Ilıca yönüne yürümekte, yaklaşmaktadırlar. Beş-on kağnı ile çoluk-çocuk bir muhacir kafilesi. Bu kafilenin önünde heykel gibi bir ihtiyar görünür. Gür aksakallı, mihnetlere teslim olmamış, beli bükülmemiş, bir dev ihtiyar! Yollarda, boğazlarda, Kösedağ'da rastladığı tükenmişlerden sonra bu yenilmemiş insan, Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Ihtiyar yaklaşır. Söğütlüğe doğru ilerler. Elinde asası, omuzlarına kartal-kanat attığı arabasıyla "bir yolcudan ziyade, şark mitolojisindeki yarı Tanrı" cemaat reislerine benzer. Ihtiyar, misafirlerin önemli kimseler olduğunu anlar. Iri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak oturanları selamlar.
Mustafa Kemal'le, dağ yolundan gelen bu ihtiyarın arasında hem düşündürücü, hem hoş bir konuşma başlar. Ihtiyar, Çukurova'dan dönmektedir. Paşa sorar:
-- Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?
Hayır, oralarda İyi geçinmiştir. Çocuklar da çalışkandır. Ama kulağına bir sözler çalınmıştır:
- Son günlerde işittim ki, İstanbul'daki ırzı kırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim. Bu namertler kimin malını kime verirler?...
Mustafa Kemal'in ruhunda yolların kasveti, yolların insansızlığın uyandırdığı mihnetli tasa dağılmıştır. Evet, memleket boşalmıştır. Insanlar azalmıştır. Halk sefildir, perişandır. Ama arta kalanların hamurunda da eğer bu ihtiyarın kanı kaynarsa? Mustafa Kemal'in yüzünde başka türlü manalar belirir. Kalkar, karşısındakiyle vedalaşır. Etrafındakilere döner:
-- Bu milletle neler yapılmaz?..