Cansu Ç.

Reklam
İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.
İnsan ve Duygular
Ilıca'da
Denilebilir ki Erzurum çalışmaları daha oradan ve Erzurum ovasının beri başında, Erzurum kalesine bakan Ilıca'dan başlar... Mustafa Kemal Ilıca'da, yurtlarına dönmekte olan bazı göçmenlerle karşılaşır: Güneş batı ufkuna inmektedir. En yakın sırtın üstünden art arda bazı gölgeler Ilıca yönüne yürümekte, yaklaşmaktadırlar. Beş-on kağnı ile çoluk-çocuk bir muhacir kafilesi. Bu kafilenin önünde heykel gibi bir ihtiyar görünür. Gür aksakallı, mihnetlere teslim olmamış, beli bükülmemiş, bir dev ihtiyar! Yollarda, boğazlarda, Kösedağ'da rastladığı tükenmişlerden sonra bu yenilmemiş insan, Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Ihtiyar yaklaşır. Söğütlüğe doğru ilerler. Elinde asası, omuzlarına kartal-kanat attığı arabasıyla "bir yolcudan ziyade, şark mitolojisindeki yarı Tanrı" cemaat reislerine benzer. Ihtiyar, misafirlerin önemli kimseler olduğunu anlar. Iri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak oturanları selamlar. Mustafa Kemal'le, dağ yolundan gelen bu ihtiyarın arasında hem düşündürücü, hem hoş bir konuşma başlar. Ihtiyar, Çukurova'dan dönmektedir. Paşa sorar: -- Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? Hayır, oralarda İyi geçinmiştir. Çocuklar da çalışkandır. Ama kulağına bir sözler çalınmıştır: - Son günlerde işittim ki, İstanbul'daki ırzı kırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim. Bu namertler kimin malını kime verirler?... Mustafa Kemal'in ruhunda yolların kasveti, yolların insansızlığın uyandırdığı mihnetli tasa dağılmıştır. Evet, memleket boşalmıştır. Insanlar azalmıştır. Halk sefildir, perişandır. Ama arta kalanların hamurunda da eğer bu ihtiyarın kanı kaynarsa? Mustafa Kemal'in yüzünde başka türlü manalar belirir. Kalkar, karşısındakiyle vedalaşır. Etrafındakilere döner: -- Bu milletle neler yapılmaz?..
Mustafa Kemal için asıl olan, kendisini İstanbul'dan Samsun'a çıkaracak köprüyü kurmaktır. Ondan sonrası kendi bileceği iş. O günü anlatırken şöyle der: "Ben zaten, şu veya bu suretle Anadolu'ya geçmek fırsatı arıyordum. Mademki onlar teklif ettiler; fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliydim."
Mustafa Kemal'in bulunduğu tepe de, böyle bir ateş ayini içinde idi. Ama o kumanda heyeti tepeden ayrılmazlar. İşte tam o sırada sağ elini birden göğsüne götürür. Bir şarapnel misketi göğsüne çarpmıştır. Yanındaki alay kumandanı Yarbay Servet Bey (sonra tuğgeneral Servet Yurdatapan) olayı şöyle anlatır: "Süngü hücumu esnasında, Conkbayırı tepesinde onun yanındaydım. Düşmanın şiddetli topçu ateşi başladıktan biraz sonra, elini birden göğsüne götürdüğünü gördüm. Heyecanımı sezen o metin asker, parmağını ağzına götürerek, başını kaşlarını yukarıya kaldırarak, bana sükut ve sükun işaret etti." Mustafa Kemal'in göğsüne isabet eden şarapnel misketi, onun saatine çarparak parçalanmış, fakat kendisinin anlattığı gibi "büyükçe bir kan çukuru bırakarak" başka bir zarar vermemişti... Düşman aşağılara sürülüp, tarihin en kanlı hücumlarından biri henüz devam ederken, Birinci Ordu Kumandanı Alman Liman Von Sanders, Mustafa Kemal'in emrindeki tümenlerden birinin karargahında Mustafa Kemal'le karşılaşır. Kurmay Albay Haydar Mehmet (Alganer) sahneyi şöyle anlatır: "Akşama doğru Mustafa Kemal Bey, kurmay başkanıyle beraber karargahımıza geldi. Liman Von Sanders Paşaya, kendi kumandası altında kendi işaretiyle yapılan piyade süngü hücumu hakkında, ayakta Fransızca izahat veriyor. Mustafa Kemal Bey: --Bütün cephe üzerinde piyademiz, Conkbayırı'nda tutunmaya çalışan düşmana benim işaretimle süngü hücumuna geçti ve düşmanı denize kadar sürdü. Bu esnada benim göğsüme bir mermi parçası isabet etti. Saatimi kırdı. Bu saat benim canımı kurtardı. Müsaade ederseniz, bugünkü muvaffakiyetin hatırası olarak, bu saati size takdim edeyim, dedi. Sonra saatini çıkardı, Liman Von Sanders Paşaya verdi. "Hepimiz ayaktayız. Bu anda, bu ulvi manzaranın şahidi olan bütün bizlerin geçirdiği heyecanı tarif
Reklam