Bu kitabı okuduktan sonra hissettiklerimden başlamak istiyorum.
Kendimle olan ilişkimi, kendime karşı ne hissettiğimi, kendimi ara ara düştüğüm boşluk hissinden çıkarmak için kendimi iyi hissettirecek hobiler edinirken burada bile kendimi bazen sergileme derdinde olduğumu hissettim. Olumluluğun, olumsuzluğun ilişkisi, ilk aklıma gelen, iş hayatımda doğru bulduğum şeyi söylerken çekinmediğimi ama haddimi de aşmadığımı; kötü olay yaşadığımda ve gerekli veya gereksiz bir tepki koyduğumda veya hakkımı savunduğumda, diğerlerinin benim dik başlılığımın dile getirilmesi, susmamın istenmesi ya da benim de görmezden gelip takmamam gerektiğinin söylenmesi gibi şeyler aklıma geldi. Yani benim de herkes gibi olmam istendi. Olaylara tepkisiz kalmam istendi. Ben bu olamam, bu şekilde olmak da istemiyorum. Gerçekten kendimi bu şekilde sınırlarımla korumak istiyorum. Herkesleşmek istemiyorum.
“Kendimi korumaya çalışırken neden dışlanıyorum ya da bastırılmak isteniyorum?”
Byung-Chul Han’ın düşüncesiyle harmanladığımda; ben aslında olumsuzluğun hakkını teslim ediyorum. Çünkü olumsuzluk—yani itiraz, sınır çizme, hatta çatışma—insanın kimliğini, kişiliğini ve özgünlüğünü kurar. Oysa bugünün toplumları, özellikle iş ortamları, çoğunlukla pozitiflik kültürüyle dolu: herkes uyumlu, herkes güler yüzlü, kimse sorun çıkarmıyor gibi yapay bir huzur içinde davranmak zorunda bırakılıyor. Bu da sahte bir “birlik” yaratıyor ve içsel bir şiddeti doğuruyor: tepkisizliğin, bastırılmış öfkenin, yutulan sözlerin şiddeti.
Ben kendimi korumak istediğimde, “haddimi aşmak”la yaftalanıyorum çünkü düzene karşı bir tür “negatiflik” gösteriyorum. Bu da çevremdekileri rahatsız ediyor; çünkü onların içten içe bastırdıkları şeyleri ben açıkça yaşıyorum. Yani ben, onların görmezden geldiği şeyi görünür