Freud “Uygarlığın Huzursuzluğu” isimli eserinde aile yapısından bahseder. Ona göre küçük oğlan babasını öldürmek ve annesi ile evlenmek gizli dileğini yenmek zorundadır. Ancak bu şekilde baba tasarımını içine alır, böylece üst benliği kurulmuş olur ve sonunda normal bir olgunluk ve erişkinliğe ulaşabilir. Çünkü “Baba, oğul için ilk tanrı, ilk rahip, ilk modeldir.” Eksiklerle ve bir sürü yitikle geldiğimiz dünyada varlığımızı sürdürmek hiç kolay değildir. Bize bakım verenlerin insafına kalmış bir büyüme sürecimiz var. Kendi ayaklarımız üzerinde durmak için uzun yıllara ihtiyaç duyarız. Bu süreç uzun olduğu kadar iç ve dış etkilerin kasıp kavurduğu bir dönemdir. Çocuklukta her şey büyük yaşanır. Sevgi, öfke, hüzün hepsi çok büyük yaşanır. Gerçekte olanın dışında yaşanır. Yarım yamalak tam gelişmemiş algı sistemimiz nedeniyle sanrılı yaşanır. Gerçekten kopuktur. Bu süreç içinde oluşturduğumuz kişilikler zamanla değişir. Çocukken tanrılaştırdığımız babamız ölürken bir yüktür. Ya da ergenken isteklerimize ket vuran zalimdir. Bu noktada çoğu ailede anne ise tapılası kutsal bir figür olur.
Kitap bir aile öyküsü üzerinden sorguluyor varolmanın dayanılmaz hafifliğini. Vazgeçilmez ağırlığını, doğarken bileğimize boynumuza takılan pranganın demirini çeliğini. Asla geride bırakamayacağımız sancılarımız var. Bu sancıların bir kısmı doğumsal. Bunlarla doğarız. Bedensel olarak kusurlu veya eksik olmak bir yana aile yadigarı genlerimiz de peşimizi bırakmaz bizim. Aslında temel ihtiyaçlara ek en önemli isteğimiz sebgi ve anlayıştır. Ve tabii ki taktir görmek. Babasının ölümünün üzerinden fazla bir zaman geçmemiş bir bağımlının bir kaybedenin öyküsü. Elbette yalanlar başat bir keski gibi yontmuş hayatını şurasını burasını kahramanımızın. Ortaya çıkan şeyden ne aile ne baba ne de kendisi