Selamlar kitap dostlarım 🙋🏼‍♀️🙏🏻 İki öykü kitabının tek kitapta toplanmasından oluşan bir öykü kitabı olan “Kırmızı Küpeler-Babil Kulesi “kitabının analiziyle geldim. 📚 Öykü okumaya doyuyoruz bu kitapla. Orhan Kemal yine döktürmüş tabii ki. Romanlardan sonra araya öykü almak çok iyi oldu benim için. Bir sürü öykü var içinde. Doya doya okuyalım istemiş üstat.🤗🙏🏻 Öyküler aşırı uzun değil. Hep tadında bırakmış Orhan Kemal.Beni en çok üzen öyküler ise kendi hayatından olan kesitleri anlattığı bölümler idi. Yirmiye yakın kitabını okudum ve beni her anlamda doyuran kendi hakkında yazdığı satırlar sanırım. Her kitabı kesinlikle harika. Hepsinde ayrı bir tat buluyorum ama Orhan Kemal’in kendinden bahsettiği öykü veya romanlarında ayrı bir tat alıyorum ben. Hastane ile ilgili olan öyküleri beni çok üzdü ama çok da severek okudum o bölümleri. Yine halktan kesitler sunuyor her bir öyküde bizlere. Yokluk var, geçim sıkıntısı, çoluk çocuk derdi. İyi ki elli civari eser yazmis diyorum. Birkac tane yazsa ne yapardım düşünmek bile istemiyorum. Orhan Kemal ile tanışmadı iseniz büyük kayıp diyorum.🙏🏻🌸 #orhankemal#kırmızıküpelerbabilkulesi#öykü#bookstagram #bookstagrammer
Edebiyat
Ne Okuyorum❓💁🏼‍♀️ 🌟Toplumcu-Gerçekçiliğe gönül vermiş yazarımız Orhan Kemal'in bütün kitaplarını okumaya gayret ediyorum. 📚 Kült romanlarının yanı sıra öykülerine de bayıldığım yazarımızın kalın ama akıcı bir öykü kitabı olan Kırmızı Küpeler -Babil Kulesi'yle Orhan Kemal evrenindeyim yine. 📖Neredeyse 400 sayfanın ilk yüz sayfası bitti.🙏🏻 Özellikle öykülerinde o her bir kelime ve kurgu dünyasını açar ben gözlemlerim, izlerim. O'nun satırları dile gelir, ses olur adeta, ben dinlerim.Öyle çok çok severim. 🥰🤍Ruhu şad olsun, rahmet ve hürmetle. 🙏🏻#orhankemal #kırmızıküpelerbabilkulesi #orhankemalelkızı #murtazaorhankemal #bookstagram
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
1. "Dünya Finansının Efendileri" ve Büyük Çöküşler Kendini piyasaların üstünde görenler, genellikle kendi yarattıkları balonların altında kalmışlardır. Marcus Licinius Crassus (Roma'nın En Zengini): Roma’nın "paraya hükmeden" adamıydı. İtfaiye teşkilatı kurup yanan evleri ucuza kapatacak kadar acımasız bir servet stratejisi vardı. Siyasi gücü parayla satın alabileceğini sandı, ancak askeri bir deha olmadığını unuttu. Partlara karşı girdiği savaşta mağlup oldu. Rivayete göre, paraya olan doyumsuzluğuyla alay etmek için ağzından aşağı eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. 1920'lerin Spekülatörleri: 1929 Büyük Buhranı öncesinde, New York borsasını parmaklarında oynatan bankerler "yeni bir ekonomik çağda" olduklarını ve fakirliğin bittiğini ilan etmişlerdi. Kaderi yazdıklarını sandıkları o "Kara Perşembe" geldiğinde, imparatorlukları bir gecede yok oldu. Çoğu ya hapse girdi ya da otel pencerelerinden aşağı atlayarak hayatına son verdi. 2. "Devlet Benim" Diyen Monarklar ve İhtilaller Parayı ve hazineyi kendi şahsi mülkü sananların sonu genellikle toplumsal bir patlama olmuştur. XVI. Louis ve Marie Antoinette: Fransız aristokrasisi, halk açlıktan kırılırken hazineyi kendi lüksleri için harcamanın sonsuza dek sürecek bir hak olduğuna inanıyordu. "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" (gerçekten söylenip söylenmediği tartışmalı olsa da) zihniyeti, paranın halktan kopuk bir kibir aracı haline gelmesinin simgesidir. Sonuç: Giyotin ve mutlak monarşinin kanlı sonu. Çar II. Nikola: Rusya’nın tüm zenginliğini kontrol eden Romanov hanedanı, köylülerin sefaletini ve paranın adaletsiz dağılımını görmezden geldi. Kendilerini Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi ve kaderin tayin edicisi olarak gördüler. 1917’de bir bodrum katında tüm aileleriyle birlikte infaz edilerek tarihten
Duygu ve Düşünce
Kalbim Babil Kulesi. Yapılamayan ve Tanrı'ya ulaşamayan bir yıkım.
Eğer dijital diktatörlük ve teknolojik tasfiye, yaşamın temeli olan "çeşitlilik" ilkesini tamamen yok ederse, sistem artık yeni veri (yeni fikir, yeni çözüm) üretemez hale gelir ve kendi yarattığı bu kuraklıkta boğulur. Doğa, her zaman homojenliğe karşı direnir. Belirttiğimiz o "komünal yapıya dönüş", aslında doğanın insanı tekrar kendi ölçeğine çekme çabası olabilir. İnsanlık, bu devasa teknolojik kibrin (Babil Kulesi misali) yıkılışından sonra, hayatta kalan yerel kırıntılarla yeniden "organik" olanı inşa etmek zorunda kalacaktır. Belki de yıkımdan kurtulmanın tek yolu, yapay zekâyı yerel kültürleri yutmak için değil, onları korumak ve tercüme etmek için kullanan bir bilinç sıçramasıdır. Ancak belirttiğimiz gibi, mevcut hırs ve kaynak daralması önce "feda etmeyi" seçecektir.
Alıntı
Yapay zekânın "öğrenme" süreci, doğası gereği veriyi standartlaştırır ve istatistiksel olarak "en muhtemel" olanı (ortalama olanı) yüceltir. Bu süreçte, yerel kültürlerin o "anomali" sayılan, istatistiğe gelmeyen ve sadece yaşanarak aktarılan ruhu, verimlilik adına birer "gürültü" (noise) olarak görülüp ayıklanabilir. Yapay zekâyı yaratıcılığa adapte etmek için o yaratıcılığın kaynağı olan "insani ve yerel kaosu" feda etmek, bir tür entelektüel ekosistem yıkımıdır. Doğada nasıl ki tek tip tarım (monokültür) toprağı bitiriyor ve ekosistemi kırılganlaştırıyorsa; yapay zeka eliyle yürütülen bu kültürel standardizasyon da zihinsel habitatımızı öyle kuraklaştıracaktır. Nemrut Dağı'ndaki o organik Pers-Yunan sentezi, binlerce yıllık yaşanmışlığın ürünüydü. Yapay zekânın yapacağı sentez ise, ruhu çekilmiş piksellerin ve kelimelerin matematiksel bir birleşimidir. Yerel olanın tasfiyesi, "her yere ait ama hiçbir yere ait olmayan" sentetik bir küresel kültür doğurur. Bir dilin ölmesi veya bir yerel geleneğin dijital algoritmalarca "anlamsız" bulunup elenmesi, insanlığın problem çözme ve dünyayı algılama biçimlerindeki çeşitliliğin (genetik havuzun) kalıcı olarak kaybedilmesidir. Bahsettiğimiz o keskin yol ayrımı—dünyanın yıkılması veya doğanın yeniden hayat bulması—aslında sistemin kendi kendini dengeleme mekanizmasıdır. Eğer dijital diktatörlük ve teknolojik tasfiye, yaşamın temeli olan "çeşitlilik" ilkesini tamamen yok ederse, sistem artık yeni veri (yeni fikir, yeni çözüm) üretemez hale gelir ve kendi yarattığı bu kuraklıkta boğulur. Doğa, her zaman homojenliğe karşı direnir. Belirttiğimiz o "komünal yapıya dönüş", aslında doğanın insanı tekrar kendi ölçeğine çekme çabası olabilir. İnsanlık, bu devasa teknolojik kibrin (Babil Kulesi misali) yıkılışından sonra, hayatta
1000Kitap