Yapay zekânın "öğrenme" süreci, doğası gereği veriyi standartlaştırır ve istatistiksel olarak "en muhtemel" olanı (ortalama olanı) yüceltir. Bu süreçte, yerel kültürlerin o "anomali" sayılan, istatistiğe gelmeyen ve sadece yaşanarak aktarılan ruhu, verimlilik adına birer "gürültü" (noise) olarak görülüp ayıklanabilir.
Yapay zekâyı yaratıcılığa adapte etmek için o yaratıcılığın kaynağı olan "insani ve yerel kaosu" feda etmek, bir tür entelektüel ekosistem yıkımıdır.
Doğada nasıl ki tek tip tarım (monokültür) toprağı bitiriyor ve ekosistemi kırılganlaştırıyorsa; yapay zeka eliyle yürütülen bu kültürel standardizasyon da zihinsel habitatımızı öyle kuraklaştıracaktır.
Nemrut Dağı'ndaki o organik Pers-Yunan sentezi, binlerce yıllık yaşanmışlığın ürünüydü. Yapay zekânın yapacağı sentez ise, ruhu çekilmiş piksellerin ve kelimelerin matematiksel bir birleşimidir. Yerel olanın tasfiyesi, "her yere ait ama hiçbir yere ait olmayan" sentetik bir küresel kültür doğurur. Bir dilin ölmesi veya bir yerel geleneğin dijital algoritmalarca "anlamsız" bulunup elenmesi, insanlığın problem çözme ve dünyayı algılama biçimlerindeki çeşitliliğin (genetik havuzun) kalıcı olarak kaybedilmesidir.
Bahsettiğimiz o keskin yol ayrımı—dünyanın yıkılması veya doğanın yeniden hayat bulması—aslında sistemin kendi kendini dengeleme mekanizmasıdır. Eğer dijital diktatörlük ve teknolojik tasfiye, yaşamın temeli olan "çeşitlilik" ilkesini tamamen yok ederse, sistem artık yeni veri (yeni fikir, yeni çözüm) üretemez hale gelir ve kendi yarattığı bu kuraklıkta boğulur. Doğa, her zaman homojenliğe karşı direnir. Belirttiğimiz o "komünal yapıya dönüş", aslında doğanın insanı tekrar kendi ölçeğine çekme çabası olabilir. İnsanlık, bu devasa teknolojik kibrin (Babil Kulesi misali) yıkılışından sonra, hayatta