"Eğlenen yılbaşını ardımda bırakıp atlıyorum bir dolmuşa. Bir yılı daha eskittik, yani bir yılın daha ucundan kemirmeye başladık. Bu dünya böyle işte. Eskit eskit at. Günün birinde de eskitme gücün tükensin, sen eski. Nice yıllara!"
Sayfa 44
Edebiyat
SIRF BİR "YELTENİŞ" OLARAK ULYSSES
(...) Ulysses’in Türkçe tercümesi etrafında kopan gürültü esnâsında her şeyden fazla dikkatimizi çeken, Akıncı Yol dergisinin birinci sayısında yer alan kısa bir haber oldu. Bu haberde, Ulysses’in Tilki Günlüğü yanında bir “yelteniş”ten ileri gitmediği belirtiliyordu ki, evet, bizim de bunca lâkırdı sonunda onun hakkında söylemek istediğimiz bundan ibarettir. Belki alelâdeden farklı, belki bir parça sıra dışı bir deneme, ama Tilki Günlüğü ile karşılaştırıldığında “sırf bir yelteniş”… Joyce’un, 20’nci yüzyılın başında ortaya koyduğu “yenilikçi roman” telâkkisi ile alışılmış roman kalıblarının dışına çıktığı söylenir. Bilindiği gibi, roman sahasında kavga, Rus romanıyla Garb romanı arasındadır. Daha doğrusu, Garb romanının Balzac’la örnekleşen “İnsanlık Komedyası” anlayışıyla, Rus romancılarının Puşkin’den sonra geliştirdikleri “Rus Ruhunun Destanları” arasında… Garb romancıları, Garb insanının çeşitli seviyelerde tahlili yoluyla âlemde insanın macerasını yakalamaya çalışırlardı. Rus romancıları ise, evvelâ “Rus ruhu”nu anlamak, onu Rus milletinin idrâkına sunmak şeklindeki terkibçi bir görüşle, hem Garb sanatına mukavemet ederler, hem de âlemde insan macerasını ondan daha canlı bir surette ortaya koymaya muvaffak olurlardı. Neticede, bütün bir Garb romanı, bin bir kemmiyet cünbüşüne rağmen, Rus ruhu karşısında ezilmiş, ne onun kadar “sahici”, ne de onun kadar “insanî” olmayı bilememişti. Bu mücadele arasında, Batı’da Marcel Proust zuhur etti. Garb romanının “yenilikçi akım”ını, diyebiliriz ki, en yeni hâliyle o başlattı. **Proust, İslâm tasavvufundan sonra Bergson felsefesinin ortaya koyduğu “iç zaman-süre” anlayışını roman sanatına tatbik edince; tabiî zaman akışı içinde kaybolan ve ölü sayılan fenomenler, insan şuurunda kayıb ve ölü bulunmadıklarından,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yahudi kutsal metin yorumcuları Kur’an’daki Hâmân ve ondan yapması istenilen kule bağlamında Tevrat’ta geçen Hâmân ve Babil kulesi arasında bir ilişkilendirme yaparak bu ifadelerin açıkça Tevrat’tan alındığını iddia etmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’daki Hâmân ismi ve “yüksekçe kule”nin Kadim Mısır geleneğindeki karşılığının tespiti ile Hz. Musa’nın firavuna “âlemlerin rabbi”ni hatırlatması arasında yakın bir ilişki olduğu görülecektir. Kadim Mısır kozmogonisinde tanrıların varoluş mekânları göklerdir. Gökyüzü tanrıçası Nut, Kadim Mısır yazıtlarında elleri ve ayakları üzerinde adeta bir gökyüzü küresinin dış bükey eğilmesi gibi eğilerek yeryüzünün kubbesi gibi resmedilir. Ayrıca güneş tanrısı Ra’nın temsil ettiği hayat ışıkları nedeniyle tanrısal mekânı, güneşin mekânı olan göklerdir. Mısır’ın en yüce güneş tanrısı Ra’nın ulûhiyet kayığı ile güneşin doğuşunda ortaya çıkıp batışında kaybolduğu zemin de gökyüzüdür. Firavunların maat doktrini gereği güneş, yağmur ve rüzgâr gibi bereketin doğal fenomenlerini yönettikleri kaynak da yine göklerdir. Böylece Kadim Mısır inancının temeli gökler âleminde gelişmiş ve gökler tanrısal mekân olarak sayılmıştır. Firavunun “âlemlerin rabbi kimdir” sorusuna Hz. Musa’nın “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir” (Şu’arâ, 26/23-24) cevabı üzerine, firavunun “âlemlerini rabbini” Mısır mitolojisine göre tanrıların mekânı olan göklerde arama düşüncesi bu mitolojide karşılığı olan bir inanç zeminine dayanmaktadır. Dolayısıyla Tevrat anlatısındaki tarihsel bağlamıyla yani olay ve sebep ilişkisi açısından Hâmân’dan yapması istenilen kule ile Babil kulesi arasında kurulmaya çalışılan ilişki, “kule” kelimesi benzerliğinden kaynaklı nafile bir çabayı ifade etmektedir.
Din
Kolay olsaydı, aynı anlamı taşımazdı.
Ona tırmanmadan inşa etmek mümkün olsaydı, Babil Kulesi'nin tamamlanmasına izin verilirdi.
… babil kulesi, insani ihtirasın çöküşü, artık aynı dili konuşamayan insanların bozgunu…
Sayfa 147·Kitabı okudu
muhavere-i tebabüliye
Efsaneye göre, Nuh'un torunları gökyüzüne tırmanmak için birçok kattan meydana gelen ve son katı tapınak olarak düzenlenen bir kule yapmışlar. Gökyüzünü hakimiyet altına almak isteyen insanın kendini beğenmişlik ve nefsine güvenini simgeleyen bu kule hakkında Tevrat ve İncil ile Yunan mitolojisinde de değişik varyantlar vardır. Babil Kulesi yapılırken Allahu Teala, kendisine şirk koşmak üzere yapılan bu binada çalışanların dillerini değiştirmiş (insanlığın dağılması) ve hiç kimse diğerinin dilini anlamaz olmuş. Onun için kimsenin birbirini anlamadığı konuşmalara "Muhavere-i Tebaülliye" (babillerin konuşmaları) denilir ve bu söz eskiden beri, halk arasında bir deyim olarak kullanılır. Her kafadan bir sesin çıktığı kalabalık bir mekanda meclis adabını çiğneyerek, ikişer kişinin birbiriyle lafladığı ve seslerin bir uğultuya dönüştüğü durumlar, tam da muhavere-i tevabüliye sayılır.
Sayfa 161 - Kapı Yayınları 280. Basım·Kitabı okudu