Çocuk parkı, yatsı ezanı, camiye yetişmek için palaspandaras koşuşan üç beş ihtiyar, minarelerin, dört minarenin ayrı ayrı yanan on iki kandili, yürüyenler, konuşanlar, oturup iki lafın belini kıranlar, bisiklet süren çocuklar, düşen ve düştüğünü ancak diz kapaklarındaki çizikler acıdığında anlayan çocuklar, bir eksik kağıt helvacı, pamuk şekerci ve uçan baloncu… Bir eksik sen. Bir de fazlasıyla sen. Ne kadar fazlaysan o kadar noksan, ne kadar eksiksen o kadar çok, sen.
Bin ses kafamın dışında, kafamın içi panayır yeri zaten. Orada var, kağıt helvacı, pamuk şekerci, uçan baloncu ve sen. Adını hiç duymadığım adlara sahip hüzünler, kakafonideler, bas bas, bangır bangır… Susun biraz, sussun biraz.
Kafamın içi mayınlı arazi, harp meydanı, Kerbela. En çok da gözlerin yok. En çok da sen yoksun, en çok sen varken.Yasaklı cümleler, izhardan men edilmiş kelimeler, arzular, gerçekler, olanlar ve olmayanlarla birlikte ve olması gerekenler, olmaması gerekenler, haşa’lar, zinhar’lar, ne münasebet’ler…
Gözlerin ama… İlle de gözlerin. Yeşil ve gözlerime bakınca yemyeşil bşr Cennet’in dünyama tezahürü gözlerin. İlle de gözlerin. Gözümün önünden gitmeyen, kaybolmayan gözlerin. Yoklar. Kaynamış mısır satan pos bıyıklı, gömleğinin üst üç düğmesi açık, elindeki maşasını bakır kazanına curarak ‘Süt Mısııııır’ diye bağıran mısırcı geldi. Zahirde değil, batında, içinde kafamın. Bir tek ben duyuyorum maşanın sesini, bir tek. Bir de bir tek sen yoksun. Yoksunum senden. Tezat.
Mezatta çok kıya, gümüş imameli ve gümüş işlemeli bir oltu taşı tespih satılayazdı az evvel. Ramak kaldı, direkten döndü, olmadı, anlaşamadılar, pirinç işlemeli bir çerçeve içindeki Yıldızlı Gece replikasını, orjinal diye satan adamla. Adamın da suçu yok, o da orjinal diye almıştı, bundan birkaç gün evvelki mezatta.