BİYOLOJİK DETERMİNİZM VE İNSAN İLLÜZYONU
1. Mikro Hack: Sırt Uyarımı ve Nörolojik Kısa Devre İnsanın sırt bölgesine uyguladığı ani termal/mekanik şok (kaynar su vurmak veya sertçe bastırarak kaşımak), biyolojik donanımın en ham sinir hattını manipüle eden lokal bir sistem hacklemesidir. Bu eylemin cinsel hazdan daha yoğun hissedilmesi nesnel bir biyolojik gerçektir: Merkezi Sinir Hattının İstilası: Cinsel uyarılma pelvik bölgeden yukarı taşınan karmaşık bir yazılımdır. Sırt bölgesi ise doğrudan omuriliğin, yani beynin ana veri hattının kendisidir. Bu hatta ani voltaj yüklendiğinde işlemcinin arka plan gürültüsü ve rasyonel filtreleri tamamen kilitlenir. Endojen Opioid Patlaması: Beyin, bu yüksek yoğunluktaki şok verisini baskılamak için saniyeler içinde kendi uyuşturucu laboratuvarını devreye sokar. Büyük protein zincirlerini keserek vücudun en güçlü doğal afyon türevleri olan Endorfin (Endojen Morfin) ve Enkafalin salgılar. Bu maddeler beyindeki mu-opioid reseptörlerine bağlanır, GABA fren mekanizmasını gevşetir ve ödül merkezinde (nükleus akkumbens) anlık, devasa bir dopamin seli serbest bırakır. 10-15 Saniyelik Katarsis: Doğal endorfinin yarılanma ömrü mikroskobik düzeyde (birkaç saniye) olduğu için, bu uyuşma ve kilitlenme anı çok kısa sürer; uyarım bittiği an enzimler kimyasalı yıkar ve sistem eski donuk haline geri döner. 2. Ödül Merkezinin Esareti: Fare Deneyi Gerçekliği 1954 yılında James Olds ve Peter Milner'ın farelerin haz merkezine elektrot yerleştirerek yaptığı deney, biyolojik işlemcinin sınırlarını ve irade illüzyonunu kanıtlar. Fareler açlığı, susuzluğu, acıyı ve üremeyi tamamen reddederek, haz merkezini ateşleyen kaldıraca yorgunluktan ve açlıktan ölene kadar basmışlardır. Evrimsel Açık: Evrim, doğada kendi haz merkezine kablo çekip saf elektrik akımı verebilecek bir organizma
Felsefe
Tülay German, varlıklı bir ailenin kızı olarak, 27 Ocak 1935'te İstanbul'da dünyaya gelir. Tülay, daha dört yaşındayken, Kalamış'taki yazlık evlerinde komşularına şarkılar söyler, güçlü yanık sesiyle onları büyüler. İlk söylediği parça: Yesari Asım Arsoy'un "Ayrı Düştüm Sevgilimden, Dünya Bana Dar Oldu" şarkısıdır.. İlkokul yıllarında Ankara Radyosu'nda Schubert'in "Serenad"ını ve "Ihlanur Ağacı"nı söyler. İlkokul yıllarında da sesinin güzelliğiyle dikkat çeker ve çoğu etkinlikte şarkı söyler. İlkokulu bitirdiğinde Ankara Devlet Konservatuvarı'na girmeyi hayal eden Tülay, baba ve annesinin isteği üzerine konservatuvara gidemez. Eğitimine, annesinin ısrarıyla Üsküdar Amerikan Koleji'nde devam etmeye başlar.. 1960 yıllarında Tülay, İtalyan orkestrasının basçısı Mario Bergamini ile bir konser sonrası tanışır. O gün ona kendi çaldığı piyano eşliğinde "Summertime" şarkısını söyler. Mario, kusursuz caz parçası söyleyen Türk kızından çok etkilenir ve inatlaşmayla başlayan bu ilişki kısa sürede aşka dönüşür. Mario'dan evlenme teklifi alan Tülay, evlenerek aralarındaki sihrin bozulmasını istemediğini söyler. Tülay, Mario ile beraber İtalya'ya yerleşip hayatlarına orada devam etme kararı aldıklarını ailesine söylediğinde; kızlarının zaten şarkıcı olmasının istemeyen aile, şarkıcı biriyle evlilik dışı yaşamasını reddeder ve Fikret German'ın yüksek mevkili arkadaşları aracılığıyla Mario ülkeden sınır dışı edilip ülkesi İtalya'ya yollanır. Bu olay Tülay'ı çok etkiler ve ailesiyle arasının iyice açılmasına neden olur.. Tülay, 25 yaşındayken arkadaşlarıyla sık sık gittiği Ankara "Süreyya Gazinosu"ndan teklif alır. Ailesinden gizli, evden kaçar ve bu gazinoda ilk defa sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlar... Bir gün babasının arkadaşına gazinoda yakalanır. Bunun üzerine babasından
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
"İNCİ" Onunla bu deneyimi paylaşmak çok özeldi...
49. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Sessizce, sade bir kararla… Üç gün süren işlemlerin ardından, mirasın tamamını Kimsesiz Çocukları Destekleme Vakfı’na bağışladım. Bağışı yapmamın üzerinden haftalar geçmişti. O büyük adımı attıktan sonra uzun, çok uzun bir süre hiçbir şey hissetmedim. Ne omuzlarıma çöken pişmanlığın ağırlığı, ne de beklediğim o tatlı, hafifletici huzur… Sadece derin, sağır edici bir sessizlik. İçimde yıllardır yer etmiş, kök salmış bir yük gitmişti belki, ama o yükün bıraktığı boşluk, hâlâ tam anlamıyla dolmamıştı. Sonra, bu sabah, posta kutumu açtığımda, faturaların, reklam broşürlerinin arasından, parıldayan bir beyazlık çarptı gözüme. Zarif, tertemiz bir zarf. Üzerinde, telaşsız bir elin eseriymiş gibi, özenle yazılmıştı adım. Sol alt köşesinde ise küçük logo belirdi: Kimsesiz Çocukları Destekleme Vakfı Zarfı elime aldığım an, kalbim farklı bir ritimle, telaşlı ve umutlu bir şekilde çarpmaya başladı. Parmaklarımın ucundaki hafif titreme, bir sırra dokunmanın heyecanıydı belki de. Zarfı usulca araladım. İçinden, vakıf başkanının imzasını taşıyan, sade ama her kelimesi kalpten kopup gelmiş gibi duran bir mektup çıktı. Sayın İnci Özkan, **Yaptığınız değerli bağış için size yalnızca minnettar değil, aynı zamanda hayranız. Bu destek, bizim için yalnızca maddi bir katkı değil; rakamların ötesinde, sevgi, umut ve en önemlisi sahiplenilme hissi taşıyan çok güçlü, hayat değiştiren bir dokunuş. Sizin gibi yüce gönüllü insanlar sayesinde, yıllardır hayalini kurduğumuz yeni bir çocuk evini açıyoruz. Artık daha fazla çocuğa sıcak bir yuva, güvenli bir sığınak ve umut dolu bir gelecek sunabileceğiz. Bu mektuba, minnettarlığımızın küçük bir nişanesi olarak bir sürpriz de ekledik. Yuvamızda yaşayan çocuklardan biri, size kendi elleriyle
1000Kitap
Sonuçta din meselelerinde inanmak ya da inanmamak sadece rasyonel bir karar değildir. İnanç ya da inançsızlık bizim irademize ya da yukarıdan alınan herhangi bir gizemli lütfa değil, ister bir yönde ister öbür yönde olabilen ama geri alınması neredeyse imkânsız olan bir erken dönem öğrenme deneyimine bağlıdır. Eğer çocuklukta ve gençliğin ilk yıllarında bize metafizik inançlar aşılanırsa ya da tam tersine agnostik ya da ateist bir bakış açısı öğretilirse, yetişkinliğe ulaştığımızda konumumuzu değiştirmemiz neredeyse imkânsız olacaktır. Çocuklar, büyüklerinin kuvvetle inandıkları şeyleri hiç sorgulamadan inanmalarını sağlayan bir programla doğarlar. Héctor Abad Faciolince Nisyan
Alıntı
Son zamanlarda özellikle sosyal medyada sıkça kullanılan “prenses erkek” ifadesini gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Bu ifadeyi kullananların büyük bir kısmının kadınlar olması ise durumu daha da ironik, hatta yer yer trajikomik bir noktaya taşıyor. Çünkü kelimenin mantığını iki dakika sakin bir zihinle düşününce ortaya oldukça tuhaf bir tablo çıkıyor. Kraliyet terminolojisinde prens erkek figürünü, prenses ise kadın figürünü temsil eder. “Prenses” kelimesi kraliyet terminolojisinde kadınlıkla özdeş bir unvan olduğu için günlük dilde bir erkeğe yöneltildiğinde çoğu zaman küçümseme veya alay amacıyla kullanılır. Bu kavramlar tarihsel unvanlardır; Ancak siz “prenses erkek” ifadesini bir aşağılama biçimi olarak kullandığınız anda, farkında olmadan şu mesajı üretmiş oluyorsunuz: Kadın olmak trip atmaktır Kadın olmak kırılganlıktır. Kadın olmak zayıflıktır. Kadın olmak aşağılıktır. Kadın olmak güçsüzlüktür. Kadın olmak değersizlikltir. Mânasına dönüşüyor. Yani bir erkeği aşağılamak için kullandığınız kelimenin referansı doğrudan kadınlığı aşağılamak oluyor. Bu da basit bir dil sürçmesi değildir; bu doğrudan zihinsel bir çelişkidir.
Alıntı
Şehitlerden geriye miras vatan kaldı Son söz olarak bir kaç söz söylemek istiyorum şehitlerden geriye vatan kalır içinde bıraktıkları her şeyle vatan en değerli şeyi olan canını feda eden şehitlerimizin mirasıdır Türk askeri kültürü Enes Koç Suriyede askeri görevdeydi arkadaşlarının birbiri ardına el babta fırat kalkanında münbiçte şehit olması ile biraz hüzne kapılmış rüyalara dalmış şimdi o da cennet kokusunu duymaya başlamıştı Gökyüzünde dalgalanan Türk bayrağına baktı ben eksik ve olanım sen ise tüm sanatların ötesinde bir sanat ve eşsiz bir eser gibisin o al rengini şehadete kavuşan askerler nakış nakış işlemişte boyamış Suriyenin Tel abyad kenti şanlıurfa akçakale sınırına yakındı ve teröristler yine hain bir tuzak ile askerlerimizi pusuya düşürmenin telaşı içindeydi puştlar hain tuzaklar kurmaya devam ediyordu diyarbakırda kötülük ve hainlik yapana aynı pij gibisin derlerdi dedeler nineler ve teröristlerde aynı pij oğlu pij gibiydiler yer altına patlayıcı döşediler haydee rast gele acemi balık oltaya tez gelir pusu yerine döndüler ve onbaşı enes koç cennet sırasının kendisine geldiğini bilmeden sesimi duyuramıyorum fakat bir türkü gibi sesimi içime döküp ağıt olup yanıyorum gidenlerin ardından diyordu Ve hain piçler o gün yine daha önceki gibi düğmeye bastılar ve şehadete kavuşan enes koç dünyadan bir kuş oldu uçmağa vardı Kevser havuzunun en güzel yerine kondu sesi bir türkü oldu şehitlerden geriye üzerinde yaşadığımız vatan kaldı Savaşın galibi kim Öylesine güzelsin ki; ressam olamadığıma utanıyorum. Her tabloya gamzelerinin derinliğini, her tuvale kalbinin renklerini boyayamıyorum… BEŞİĞİ KALEMDEN @besigikalemden Filistinde yaşananları haber yapan gazeteci kul Nefsani filistin bayrağına bakıp şunları dedi öylesine güzelsinki insan senin resmini yapıp
Tarih