Emek, yalnızca üretim sürecinin bir unsuru değil, aynı zamanda insanın kendini dünyaya yerleştirme biçimidir. Ancak bu yerleşme, çoğu zaman özgür bir tercih değil, zorunluluğun örgütlediği bir boyun eğiştir. Bu noktada sorun sadece emeğin sömürülmesi değil, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasıdır.
Mihail Bakunin açısından bu yabancılaşmanın kaynağı açıktır: devlet, otorite ve her türlü hiyerarşik yapı. Ona göre özgürlük bireysel değil, kolektif bir gerçekliktir; biri zincirliyken kimse özgür değildir. Bu yüzden emek mücadelesi, yalnızca ekonomik değil, doğrudan doğruya iktidarın tüm biçimlerine karşı bir başkaldırıdır.
Ancak Jacques Lacan burada başka bir katman açar: insan sadece dışsal olarak değil, içsel olarak da bölünmüştür. Birey, kendi arzusunun bile öznesi değildir; arzusu, “öteki”nin dili ve düzeni tarafından kurulur. Yani işçi sadece patron tarafından değil, aynı zamanda kendi zihinsel yapısı içinde de bir tür boyun eğiş üretir. Bu yüzden sömürü, yalnızca maddi değil, simgesel bir düzende de işler.
Bu iki hat kesiştiğinde ortaya şu çıkar: İnsan, hem dışsal iktidar yapıları (Bakunin) hem de içsel anlam ve arzu yapıları (Lacan) tarafından kuşatılmıştır. Dolayısıyla kurtuluş, sadece ekonomik zincirlerin kırılmasıyla değil, aynı zamanda öznenin kendi kurulumunu sorgulamasıyla mümkündür.
1 Mayıs İşçi Bayramı bu yüzden yalnızca emeğin değil, arzunun da özgürleşmesi olmalıdır. İnsan, hem dışındaki otoriteyi hem de içindeki görünmez düzeni aşmadıkça tam anlamıyla özgürleşemez.