Tüm yaşamın keşfolunmaz ve ebediyen yaratıcı kaynağı olduğu için yıkan ve imha eden edebi ruha güvenin. " yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur"
Bakunin
Tutunamayanlar okurken karakter (Selim miydi turgut muydu neydi hatırlamıyorum.) Kendini veya hayatını ya da ikisini birden, evrelere ayırıyordu. Oscar okuduğum dönem aralığı, bilmem ne okuduğum dönem aralığı... Bir bakıma tunç, yontma taş, cilalı taşın yerini yazarlar almıştı yani. Ben de düşünüyorum. Bakunin, Goldman, Kropotkin dönemlerimi düşünüyorum. Bakıyorum yani bir. Tabi üç isim var da bu dönem bir sayılacak. Teslis gibi düşünün. 1.2.3. Anarşist ahlakı okuduğum zamanı düşünüyorum. Emma Goldman'ın cümlelerini düşünüyorum. Bakunin'in tanrı ve devletini düşünüyorum. Kropotkinin karşılıklı yardımlaşmasındaki güçsüz hayvanların güçlüyü yere serişlerini düşünüyorum. Yaz gelince göç edip eski bulunduğu yere dönen kuşun eski yuvasına dönüşünü düşünüyorum. Hoş şeyler bunlar. Anlatılanlar da hoş şeyler. Ama perde var. Perde var. Perde kalkmıyor. Perde bir yerde kalktı mı? Hatırlamıyorum.
Reklam
28 Mayıs 1814’te doğan Mihail Bakunin; özgürlük, otorite ve birey üzerine düşünceleriyle modern siyasal düşüncenin en etkili isimlerinden biri oldu. “Özgürlük, yalnızca düşünmek değil; itiraz edebilmektir.” Bugün, düşünceye cesaret katan o itirazın izinde… Mihail Bakunin
Edebiyat
GÜNÜN ŞİİRİ
Botticelli Angel ÜMİT AYDIN ayet çıplak doğduğun anda dikine bir çizgi çekilir hayata çağdan çağa değişir bu yüzden insanlığın gölgesi sonra ölürsün ve bir kadının suskunluğu yorgunluğunun elinden tutup, seni uygun bir şehre götürür ve son salâvat, son şükür; ikinci boylamın adı mutlak bir değer ekseni, bir aralıktır ömür ancak ellerinle gezgin, ancak ellerinle özgür günlerin demir atamamak gibi kurtulamadığı bir alışkanlığı vardır daha yeni terk edilen bir kadını özler gibi komşu olmayı denedim yalnızlığa durma, bir şarkı daha söyle sözgelimi asya’dan bir kavim daha sürsün kendini aciz bir geleneğin kollarından gelelim göğsümüzde cumhuriyetin kaderi yazsın ve ben roza dedikçe sen bakunin asya’nın kalbi kırık ve biraz soğuk dünya düzeni altında ezilen sevgililerin alman arabalarına olan tutkusu pazar sabahı kahvaltıları filan, bilirsin bazı şehirlerin çekmeceleri vardır bir mimara dönüştürür şiiri bazı ayetler çıplaktır
Şiir
Emek, yalnızca üretim sürecinin bir unsuru değil, aynı zamanda insanın kendini dünyaya yerleştirme biçimidir. Ancak bu yerleşme, çoğu zaman özgür bir tercih değil, zorunluluğun örgütlediği bir boyun eğiştir. Bu noktada sorun sadece emeğin sömürülmesi değil, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasıdır. Mihail Bakunin açısından bu yabancılaşmanın kaynağı açıktır: devlet, otorite ve her türlü hiyerarşik yapı. Ona göre özgürlük bireysel değil, kolektif bir gerçekliktir; biri zincirliyken kimse özgür değildir. Bu yüzden emek mücadelesi, yalnızca ekonomik değil, doğrudan doğruya iktidarın tüm biçimlerine karşı bir başkaldırıdır. Ancak Jacques Lacan burada başka bir katman açar: insan sadece dışsal olarak değil, içsel olarak da bölünmüştür. Birey, kendi arzusunun bile öznesi değildir; arzusu, “öteki”nin dili ve düzeni tarafından kurulur. Yani işçi sadece patron tarafından değil, aynı zamanda kendi zihinsel yapısı içinde de bir tür boyun eğiş üretir. Bu yüzden sömürü, yalnızca maddi değil, simgesel bir düzende de işler. Bu iki hat kesiştiğinde ortaya şu çıkar: İnsan, hem dışsal iktidar yapıları (Bakunin) hem de içsel anlam ve arzu yapıları (Lacan) tarafından kuşatılmıştır. Dolayısıyla kurtuluş, sadece ekonomik zincirlerin kırılmasıyla değil, aynı zamanda öznenin kendi kurulumunu sorgulamasıyla mümkündür. 1 Mayıs İşçi Bayramı bu yüzden yalnızca emeğin değil, arzunun da özgürleşmesi olmalıdır. İnsan, hem dışındaki otoriteyi hem de içindeki görünmez düzeni aşmadıkça tam anlamıyla özgürleşemez.
OYUNA LİG KURAN KAPTAN
Sezai Karakoç dünya sürgününün uzatılmamasını diledikten tam kırk altı yıl sonra dileğine kavuştu. Rabbi onun sürgününü uzatarak bize ondan muhteşem bir oyun tahtası bıraktırdı. Bu oyunun poetik ve politik veçhelerini Türk kanonunun tarihî macerasından biliyoruz. İki yüz yıldır Türk şairinin işi tarifsiz zor. Her şeyden önce büyük harflerle yazılabilen bir "Türk Şiiri" vardır geçmişlerinde. Önlerinde ise adı, geçmişinde üstlendiği kaderden ötürü bütünüyle büyük harflerle yazılması gereken lâkin geçmişiyle bağı zedelendiği için ancak geleceğine atıfla tasavvur ve tahayyül edilebilen bir "TÜRKİYE". Bu geçmiş ve gelecek arasında, yaşanan zamanın hiç de mümbit olmayan atmosferinin ağırlığı şairi beklemektedir. Sözgelimi bir İngiliz şairi için böyle bir durum söz konusu değildir. Nasıl olsun ki... Güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu, "devlet idesi"ni son iki yüz yıldır kaybetmek bir yana berkitmiştir. Ortak mücadele bilinci Bu yüzden T. S. Eliot ‘ın Çorak Ülke'si ile Ezra Pound ‘in Kantolar'ı, Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat'i ile İsmet Özel’in Of Not Being a Jew'üne karşı galebe çalar görünür. Çünkü onların poetik ve politik "oyun"larının dünya çapında bir "lig"i vardır. Karakoç ve Özel'in ise bırakın dünya çapını Türkiye'de bile yoktur. Kurulmasına imkân olmamıştır. Onlar kendi liglerini kurmak zorunda kalacaktır. Nedir bu lig meselesi? Entelijansiyadır. Rus devrimini gerçekleştiren entelektüellerinin daha on dokuzuncu yüzyılın ortalarında sorduğu sorularla şekillendiği için Ruslarla ilişkilendirilen entelijansiya. Isaiah Berlin , Rus icadı olan bu kavramın entelektüel ile farkını, doğup geliştiği dünya açısından şöyle izah ediyor: "Entelektüeller sırf fikirlerle ilgilenen insanlardır, estetlerin eşyanın olabildiğince güzel olmalarını istemeleri gibi, entelektüeller fikirlerin
Alıntı
Reklam
Reklam