Puan vermedi·320 syf.··
2026 22. kitabı
Bukowski bu eserinde aşkı çiçekli perdelerin arkasından değil, sigara dumanı, ucuz otel odaları, kırık bardaklar ve sabaha karşı gelen iç sıkıntısıyla anlatır. Burada romantizm temiz bir masa örtüsü değildir; üstüne dökülmüş şarap lekesi, kül, ter ve pişmanlıktır. Daha ilk sayfalardan itibaren insan süslü bir sevda hikâyesine değil, arzunun karanlık koridorlarına girer. Henry Chinaski, kadınların peşinden koşarken aslında kendi enkazının çevresinde dolanır. Karşısına çıkan her beden, ona biraz hayat, biraz kaçış, biraz da kendinden nefret etme fırsatı verir. Sevmek ister ama yaklaşınca bozar; uzaklaşınca arar, bulunca sıkılır, kaybedince içindeki boşluğu daha yüksek sesle duyar. Bu yüzden onun ilişkileri iki kişi arasında değil, çoğu zaman bir adamla kendi çürümüş yalnızlığı arasında yaşanır. Kadın figürleri yalnızca arzu nesnesi gibi görünse de, dikkatli bakınca asıl çıplak kalan onlar değil, anlatıcının kendisidir. Her karşılaşma onun güçsüzlüğünü, yaşlanma korkusunu, duygusal sakatlığını biraz daha görünür yapar. Sanki her kadın bir ayna taşır; Chinaski o aynaya bakar ama yüzünü değil, içindeki dağınık odayı görür. Bu yüzden metnin asıl sertliği cinsellikte değil, sevgiye yaklaşamayan bir ruhun kendi kendini sabote edişindedir. Bu anlatıda güzellik de çirkinlik de makyajsızdır. Cümleler bazen kaba, bazen komik, bazen rahatsız edici derecede dürüst akar. Bukowski aşkı yüceltmez; onu yere düşürür, cebini karıştırır, sarhoş eder, sonra kaldırıma oturtup yüzüne bakar. Okurken insan şunu hisseder: Bazı kalpler kırılmaz, paslanır; bazı tutkular alev değil, insanın içini ağır ağır isleten eski bir rutubettir. Sonunda kadınlardan çok bir erkeğin kendi eksikliğine yazılmış kirli bir itiraf gibi kalır. Tutku burada kurtuluş getirmez; sadece boşluğun şeklini değiştirir.
Edebiyat
KadınlarCharles Bukowski · Parantez Yayınları · 20214,255 okunma
10/10
·119 syf.··
Beğendi
·
2026 24. kitabı
Bu eserde yer alan hikayeler hayattaki her mevsime tanıklık ettirtiyor okuyucuya. Kimisinde bir yaz akşamının ruha iyi gelen sıcaklığını, kimisinde yaşanan olaylar sonucunda yüreğinde taşıyamadığı duyguların dimdik duran ağacın sonbaharda dökülen yaprakları gibi yere düşmesini, kimisinde geçmiş anıların yarattığı boşluğun kış soğununda karlar altında kalmasını aktarırken içerine gelecek olan baharın umudunu da serpiştirir. Çünkü hayatta ne yaşanılırsa yaşansın hayatın içerisinde bazen baharın olduğunu fısıldar. ""İnsan kabuklu bö­cek gibi bir şey. Baktı dışarısıyla başedemiyor, kaçıveriyor içeri. Bu kimsenin kabahati değil." Sen ne kadar kaçsan da, ıskalasan da, görmezden de gelsen, kafanı kuma da gömsen, kalbine kilit de vursan, hayatın sana bir diyeceği varsa, sinsi sinsi bekliyor sırasını, yıllarca. Öyle sabırlı. Öyle fil hafızalı, öyle unutmuyor hayat. Sen sabaha kadar unuttum diye sağalt ruhunu. Gömdüm san. Defter kapanmayınca kapanmıyor. " Geçmişteki anıların ruhta bıraktığı izlerin peşinden sürüklenirken insan olmanın derinliklerini irdeleyecek okuyucu bu on öyküde. Aynı zamanda aile kavramını, anne ve kızın arasındaki derin bağın domates tohumları gibi eşsiz olduğunu, aşkın yürekte çınlayan sesini, ayrılığın kırık camını, cevapsız kalan binlerce soruyu, dostluğu tatlı melodisini, anıların seslerini ve umutların derinliğini öykülerin içerisinden çıkarıp masaya yatıracak okuyucu. "Bir yarayı iyileştiren, her şeyden önce orada bir yara olduğunu kabullenmekti.”Bir şeyim yok, iyiyim ben” dedikçe insan her şeyden önce tedaviyi reddediyordu. Nadiren de olsa küçük krizlerle içimdeki basıncın birazını olsun tahliye edip, ama kendimi asla büsbütün bırakmadan, sonra tekrar normale dönüyordum." Derin ve hayatın içerisinden olan bu öykülerde her yaşamın bambaşka ve eşsiz
Bazen BaharMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20195,3bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
10/10
·162 syf.··
Beğendi
·
2026 122. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 00:00
"OVİDİUS MÜZAKERESİ" Muhtemelen Tanrı, çocukları dünyaya iyi davranalım diye yaratıyor olmalı. İçtiği suya "Canım" diyen çocuğu bir ulusun başına yönetici yapın, o ulusun geleceği kurtulur. Distopya türü, genellikle bize uzak gelecekleri, tanımadığımız rejimleri ya da hiç adım atmadığımız şehirleri anlatır. Ama bazen bir kitap çıkar, coğrafyasını bildiğiniz, sokaklarında yürüdüğünüz, dilini konuştuğunuz bir ülkenin çöküşünü öyle sade ve çarpıcı bir sahneye sığdırır ki... Bir kitap düşünün. Ne tamamen bilimkurgu, ne tamamen politika, ne tamamen trajedi, ne tamamen komedi. Ama hepsinden biraz. Ovidius... Romalı şair Publius Ovidius Naso. Onu ölümsüz kılan eser ise Metamorphoses – yani Dönüşümler. Tanrıların insanlara, insanların ağaçlara, kayalara, yıldızlara dönüştüğü; hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığı bir başyapıt. Yazar, bu ismi tesadüfen seçmemiş. "Müzakere" ise; Normalde bir sorunun çözümü için yapılan görüşme demektir. Ama bu kitapta kelime, bütün anlamının tam tersine hizmet ediyor. Çünkü Ovidius Müzakeresi'nde yapılan şey çözüm değil, teslimiyettir. Pazarlık değil, sindirilmedir. Hikâye, 2060'lı yılların Türkiye'sinde, ıssız bir dağ motelinde geçiyor. Her biri farklı coğrafyalardan gelmiş, aynı zorunluluğun içinde var olmaya çalışan insanlar. Bu motel, bir ülkenin özeti gibi. Makedon patron, Afgan müdür, Suriyeli şef, Özbek temizlikçi, Afrikalı dilsiz genç, Diyarbakırlı bulaşıkçı. Her biri kendi geçmişini, kendi travmasını, kendi sessizliğini taşıyor. Ve aynı karmaşanın içinde, farklı yollardan da olsa bir şekilde yer buluyorlar. Kitap boyunca bir belirsizlik hâkim. Kim ne yapıyor? Kim iyi, kim kötü? Kimin anlattığı doğru? Bu sorular zihninizde sürekli dönüp duruyor. Herkes bir muammayı taşıyor, sinirler gergin, anlamak güç, gereklilik şüpheli. Ve absürt bir
Edebiyat
Ovidius MüzakeresiDadal Ugan · Ange Yayınları · 20258 okunma
9/10
·90 syf.··
Beğendi
·
2026 55. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 13:00
·٠•●۩۩ஜÇ𝗮ğ𝗹𝗮 𝗙𝘂𝗹𝘆𝗮 }{ 𝗦𝗮çı𝗺ı 𝗯𝗼𝘆𝗮𝗱ı𝗺 𝗮𝗺𝗮 𝘁𝗿𝗮𝘃𝗺𝗮𝗹𝗮𝗿ı𝗺 𝗸𝗼𝘆𝘂 𝗸𝗮𝗹𝗱ı ஜ۩۩●•٠· Selamm, bugün sizlere çok sevdiğim Çağla Fulya kaleminden #saçımıboyadımamatravmalarımkoyukaldı paylaşımı ile geldim. Yazarımız bu defa okuduğum diğer kitapları dışında deneme türünde bir kitapla bizlerle buluştu. Kitabı okurken hissettim ki birebirde bir iç dökme var bu satırlarda. Hepimizin bu hayatı yaşarken içine girdiği çıkmazlar, büyümenin verdiği sancılar, sorumlulukların getirdiği ağırlık ve bazen kaçıp gitme isteği.. İşte bu satırlarda siz de kendinizden mutlaka bir parça bulacaksınız! Bölümlerin her birinin derinliği ayrıydı, kimisinde çocuk Çağla.. kimisinde yetişkin ama hepsinde içten ve yürekten.. Süslü sadelik, Bir Avuç Çilek, Kelebek Desenli Bardaklar, Yasla Süslü, Lila ve Beyaz Orkide.. Her birine tek tek kalbimi bıraktım~~♡ Samimi ve yalın anlatım dili, yaşanan duygu iniş çıkışlarını ve saklanan travmaları bile sizi yormadan aktarıyor. Ve anlıyoruz ki insan yaşadıkça öğren devam ediyor. Belki bazılar şeyler geçiyor ama asla unutulmuyor.. Kendini okuruna hissettiren bir kitap! Kesinlikle tavsiye ediyorum. Çı𝐤𝐦𝐚𝐳 𝐬𝐨𝐤𝐚𝐤𝐭𝐚𝐧 çı𝐤ı𝐥𝐦𝐚𝐳 𝐞𝐥𝐛𝐞𝐭 𝐚𝐦𝐚 𝐠𝐞𝐫𝐢 𝐲ü𝐫ü𝐝ü𝐦. 𝐍𝐞𝐫𝐞𝐝𝐞 𝐡𝐚𝐭𝐚 𝐲𝐚𝐩𝐭ığı𝐦ı 𝐛𝐮𝐥𝐮𝐩 𝐥𝐚𝐛𝐢𝐫𝐞𝐧𝐭𝐭𝐞 𝐚𝐢𝐭 𝐨𝐥𝐝𝐮ğ𝐮𝐦 𝐲𝐨𝐥𝐚 𝐬𝐚𝐩𝐭ı𝐦. Ş𝐢𝐦𝐝𝐢 𝐬𝐞𝐩𝐞𝐭𝐢𝐦 ç𝐢ç𝐞𝐤 𝐝𝐨𝐥𝐮 𝐕𝐞 𝐞𝐥𝐢𝐦𝐝𝐞𝐧 𝐠𝐞𝐥𝐦𝐞𝐲𝐞𝐧𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧 𝐯𝐞𝐫𝐝𝐢ğ𝐢 ç𝐚𝐫𝐞𝐬𝐢𝐳𝐥𝐢𝐤 𝐫ü𝐳𝐠𝐚𝐫𝐝𝐚 𝐤𝐚𝐲𝐛𝐨𝐥𝐝𝐮. 𝐄𝐥𝐢𝐦𝐝𝐞𝐧 𝐭𝐮𝐭𝐮𝐩 𝐛𝐞𝐧𝐢 𝐠ü𝐧𝐝ü𝐳𝐞 𝐤𝐚𝐯𝐮ş𝐭𝐮𝐫𝐚𝐧 𝐢𝐬𝐞 𝐤𝐚𝐥𝐛𝐢𝐦𝐢𝐧 𝐨𝐫𝐭𝐚 𝐲𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐤𝐞𝐧𝐝𝐢 𝐦𝐞𝐝𝐞𝐧𝐢𝐲𝐞𝐭𝐢𝐧𝐢 𝐤𝐮𝐫𝐝𝐮.𝐕𝐞 𝐞𝐯𝐞𝐭 , 𝐠ü𝐧𝐝ü𝐳 𝐛𝐞𝐤ç𝐢𝐬𝐢 𝐧𝐢𝐡𝐚𝐲𝐞𝐭 𝐡𝐮𝐳𝐮𝐫𝐚 𝐤𝐚𝐯𝐮ş𝐭𝐮.
Saçımı Boyadım ama Travmalarım Koyu KaldıÇağla Fulya · Kaktüs Sanat Yayınları · 202530 okunma
Bayram günü likör
Puan vermedi
27 Şubat 1969 Kurban Bayramı'nın ilk günü, Nişantaşı'ndaki Basmacı ailesinin evinde bayram ziyaretleri devam ederken, ailenin laik kesiminden Süreyya Dayı "Niye likör yok?" diye tutturur. Baba Mümtaz Bey, oğlu Kemal'e ve ağabeyine Alaaddin'in dükkânından nane ve çilek likörü almalarını söyler. Anlatıcı Kemal, bu geleneğin geçmişini şöyle açıklar: - Annem, babasının içkiyi fazla kaçırdığı için bayramlarda kristal bardaklar ve gümüş tepside nane ve çilek likörü sunma âdetini yasaklamıştı. - Ama iki yıl önce gene böyle bir bayram sabahı, Süreyya Dayı likör diye tutturunca, annem "Dinî günde alkol mü olurmuş!" diyerek itiraz etmiş, bu da aile içinde din, medeniyet, Avrupa, Cumhuriyet, laiklik üzerine uzun bir tartışmaya yol açmıştı (aşırı Atatürkçü dayı ile annesi arasında). Bu sahne, 1960'lar-70'ler İstanbul'unun üst-orta sınıf laik ailelerinde bayramlarda bile hafif alkollü içkilerin (özellikle nane likörü gibi tatlı likörlerin) ikram edilmesinin yaygın bir gelenek olduğunu, ama aynı zamanda dinî hassasiyetlerle modern/laik yaşam tarzı arasındaki gerilimi de yansıtır. Romanın genel temalarından biri olan sınıf farkları, laiklik ve gelenek çatışması burada küçük ama anlamlı bir örnekle gösterilir. Bu anı, daha sonra Füsun ile Kemal'in sohbetinde de hatırlanır; Füsun "Çünkü likörü o istemişti" diyerek o günü anar ve çocukken (12 yaşında) Kemal'le (24 yaşında) arabayla likör almaya gittikleri gezintiyi hatırlar. Kısaca: Bayram günü likör içilmesi/ikram edilmesi, romanda doğrudan bir "içme sahnesi"nden ziyade, aile içi laik-dindar gerilimi ve dönem adetlerini gösteren nostaljik, ironik bir detaydır.
Duygu ve Düşünce
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,6bin okunma
Puan vermedi·524 syf.··
2026 5. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 03 Mart 2026 17:05
Masumiyet Müzesi Eminim ki okurken çoğumuzun aklındaki o soru : Kemal' in duyguları aşk mıydı yoksa bir takıntı mı ? Zengin bir ailenin oğlu olan Kemal’in, uzak akrabası Füsun’a duyduğu derin ve saplantılı aşk; zamanla bir ilişki olmaktan çıkar, bir hafıza inşasına dönüşür. Romanın en güçlü yönlerinden biri, aşkı romantize etmekten ziyade onu tüm kırılganlığı, çaresizliği ve hatta rahatsız edici yönleriyle ele almasıdır. Kemal’in Füsun’a ait en küçük eşyayı bile saklaması – sigara izmaritleri, tokalar, bardaklar – aslında bir insanın sevdiği kişiyi kaybetmemek için zamana karşı verdiği savaşı simgeler. Bu yönüyle roman, aşkın masumiyetinden çok, insanın iç dünyasındaki boşlukları ve bağımlılıklarını gösterir. Roman aynı zamanda İstanbul’un eski semtleri, dönemin toplumsal yapısı ve aile ilişkileri, hikâyenin arka planında güçlü bir atmosfer oluşturur. Özellikle İstanbul betimlemeleri, romanı yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarıp kültürel bir hafıza metnine dönüştürür. Eserin en özgün tarafı ise kurmaca ile gerçeğin iç içe geçmesidir. Romandaki müzenin, İstanbul’da gerçekten kurulmuş olması; edebiyat ile fiziksel mekân arasında eşsiz bir bağ yaratır. Böylece okur, yalnızca bir hikâye okumaz; aynı zamanda bir hayatın sergilenişine tanıklık eder. Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, sabırlı bir okuma isteyen; aşk, takıntı, sınıf farkı ve zaman temalarını derinlemesine işleyen bir roman. Okurken Kemal’e hak vermeyebilir, hatta zaman zaman ona kızabiliriz her iki kadının da hayatını mahvettiği için. Ancak kitabı bitirdiğinizde, bir insanın hatıralarla nasıl yaşayabildiğini uzun süre düşünmeye devam edersiniz.
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,6bin okunma