Büyüyüp ekonomide daha fazla iniş çıkışa tanık oldukça akillara durgunluk veren bir kiyüzlülükle karşılaşacaksın: iyi zamanlarda bankacılar, girişimciler -ya da genel olarak zenginler- devletin karşısında durma eğilimdedirler, "büyümenin önündeki engel", özel sektörü vergilendirerek beslenen bir "parazit", "Özgürlük ve girişimciliğin düşman" görüp eleştirirler. Aralarında daha da ile giderek devletin ahlaki açıdan topluma hizmet gibi bir görevi ya da hakkı olmadığını öne sürenler dahi olmuştur; bunu da, ""Toplum diye bir şey yoktur, yalnızca bireyler ve aileler vardır,' ya da, "Toplum devletin ona hizmet edebilmesini mümkün klacak kadar iyi tanımlanmamıştır," gibi ifadelerle desteklemeye çalışmışlardır. Ancak ne zaman eylemleri sonucu bir ekonomik felaket meydana gelse, devletin ekonomi üzerindeki etkisine karşı en hiddetli konuşmalanı yapanlar birdenbire devletçi kesilir, "İhtiyacımız olduğunda hükümet nerede?" diye bağırmaya başlarlar.
Bu yeni bir çelişki değildir, nüfuzluların devletle her zaman problemli sürmüş ilişkisinin bir yansımasıdır. Bir yandan devletin zenginleşmelerine sinır koyucu müdahalesinden korkarken, öte yandan buna şiddetle ihtiyaç duyarlar. Piyasa toplumlarının yarat- tığı eşitsizlik, yani muazzam zenginliklerin yanı başında yoksunluk ve yokluğun kol gezmesi onları ürkütür. Öyle ya, bir gün asmalar gazap üzümlerini taşıyamaz olur da umutsuz yığınlar çitlerle çevrili villalarıın önünde toplanmaya başlarsa onları güçlü bir devletten başka kim koruyabilir? Ama devletin ayaktakımını kontrol altında tutacak gücü varsa ve bir gün bu yığınların eline geçecek olursa, onların mülklerine el koyacak ve onlari sokağa atacak güce de sahip olacaktır.