Onur Akkuş

Onur Akkuş
@bathory2
null
Afyon kocatepe üniversitesi
İstanbul
16 okur puanı
Ocak 2018 tarihinde katıldı

Onur Akkuş

, bir kitap okudu
Puan vermedi·74 syf.·
2025 3. kitabı
Stefan Zweig
7/10 · 81,9bin okunma
Reklam
Müthiş işkencelerle geçen saatlerin ardından güneş ışınları sonunda yandan vurmaya başlamıştı. Akşamın olmasıyla birlikte albay çaresizlik içinde bir karar aldı. Giysilerini ani bir hareketle bedeninden sıyırıp karanlığın içine fırlattı. Sonra, öldürdüğü İspanyol'un cansız bedeninin yüzükoyun uzandığı yaprak yığınlarını eliyle yokladı, cesedi kaldırdı ve üzerindeki giysileri tek tek aldı, ölünün kasılmış elinde tuttuğu kanlı mantilla şalını sertçe çekti. Son ve değişmez kararının peşinde ve zerre kadar ürkmeden İspanyol'un giysilerini üzerine giydi, geniş ve hala ıslak kan lekesiyle bezeli pelerini sırtına attı. Bu vaziyette kaçmak, ekmeğini dilenmek istiyordu; bedenini parçalayan, gırtlağını sıkan koru dindirmek, bu dehşet ağından, bu ölüm ormanından kurtulmak istiyordu. İnsanlar arasına karışmak, artık hayvanlar gibi cesetler arasında yaşamamak, korku ve açlıktan boğulmamak, bedelini onuruyla ödeyecek bile olsa alayına, imparatoruna dönmek istiyordu. Üniformasını bir ceset gibi terk edilmiş olarak görünce boğazında bir hıçkırık düğümlendi; tıpkı anneyle çocuk gibi onun varlığıyla bütünleşmiş olan bu üniformayı yirmi savaş boyunca taşımıştı. Gelgelelim çektiği açlık onu yola, karanlığa doğru itti. Vedalaşmak üzere son kez arkasına dönüp baktığında gözyaşlarının parıltılı örtüsü ardından bir gözünkini andıran bir ışıltı görür gibi oldu. Napoléon'un savaş meydanında ona bizzat taktığı nişandı bu. Burada bırakamazdı onu. Nişanı kanlı hançeriyle kesip çıkardı ve cebine koydu. Sonra yürüdü, öne doğru atıldı, koştu, aceleyle yola doğru ilerledi. Biliyordu, koruluktan bir mil kadar ötede küçük, ıssız bir köy vardı. Bölüğü orada mola vermişti; açlığı içini kemirirken ve kanı şakaklarını zonklatırken atlara su içirdikleri meydandaki yuvarlak fıskiyeyi anımsadı. İspanyolların
Sayfa 56·Kitabı okudu
Sabahın erken saatlerinde kulakları tırmalayan bir sesle uyandı. Bunu bir kuş sesi sanıp uykulu gözlerini sabahın ağ gibi yayılmış puslu örtüsüne dikti. Ama o sesi tekrar duydu - kâbus değil miydi bu gördüğü? Hayır, yakınlardaki birliklerden gelen son derece keskin, çok aşikâr bir boru sesi, trampet sesiydi. Kanı ansızın dondu. Gelenler Fransızlar, arkadaşları, kurtarıcıları mıydı yoksa? Her şeye karşın yaşama geri mi dönecekti? Tarifsiz, çılgınca bir sevinç çığlığı boğazında düğümlendi. Ayağa fırladı -Fransız askerlerinden oluşan birlikler dağınık sıralar halinde yoldan doğru geliyorlardı işte, adamların kasketlerini, kılıçlarını, bayraklarını, toplarını gördü. Anlaşılan Hostalric'e giden bir yardım birliğiydi bu. Albay işte o anda kendini bıraktı, attığı sevinç çığlıkları aklını başından aldı. Yazgısını, tehlikeyi, üzerindeki tebdili kıyafeti unuttu ve çılgınca bir telaşla kurtarıcılarına doğru düşe kalka koştu; bir elinde tabancasını tutuyor, diğeriyle şalını sallayıp onları selamlıyordu. Derken bir çığlık, vahşice bir çığlık delip geçti sabahı; içinde korku, ıstırap ve çaresizliğin feryatlarını barındırıyor, havayı insanüstü haykırışla dolduruyordu. Albay kendini bu halde ağaçsız alana attığı sırada kaçınılmaz şey oldu. İki, dört, on kurşun -tam bir yaylım ateşiydi bu- sözde İspanyol'un üzerine takır takır yağdı. Albay deli gibi koşarken öne doğru sendeledi, duraksadı, sallandı ve kanlar içinde yere yığıldı. Tabur hemen bir araya toplandı. Muhtemelen bir saldırı olacaktı; her yer komutlarla çınladı, trampetler çalındı. Ardından derin bir sessizlik oldu. Her şey hazırdı, öylece duruluyor, soluklar tutulmuş bekleniyordu. Ama görünürde düşman yoktu, keskin nişancı öncülerden de böyle bir bilgi gelmemişti. Bunun üzerine askerler yeniden dağıldılar. Düştükleri yanılgı
Sayfa 59·Kitabı okudu
Başının hemen üzerinde, genç bir mantar meşesinin öne doğru eğilmiş bir dalında çıplak bir ceset sallanıp duruyordu, mehtabın tebeşir gibi bembeyaz parlak ışığında solgun ve feci bir parıltı içindeydi. Yoldaki gölge gibi acelesiz gidip gelmekteydi. Albay dehşetle açılmış gözlerini ağaçtan ağaca çevirdikçe korkunç manzara çoğaldı. Ağaçların tepesindeki karanlığın içine bağlanmış, ürkütücü alacakaranlığın donuk ışığıyla yaladığı ölüler, solgun bedenleri rüzgârda huzursuzca oradan oraya savrulurken hayali hareketler yaparak adeta el sallıyorlardı. Albay, askerlerinin çarpılmış yüzlerine alay edercesine geçirilmiş takkeleri görünce gırtlağında adeta şişen soluğu hırıltıyla çıkarabildi. Daha bir gün önce nöbet ateşinin başında şakalaştığı yürekli askerleri, o mert çocukları, şimdi eşkıyalar, haydutlar, İspanyollar yolunup boğulmuş tavuklar gibi asmışlar, sonra kahpece öldürmüş, işkence etmiş, aşağılamış, üzerlerine kusmuşlardı! Albay öfkeden yalpalayarak ayağa fırladı, bir şeyler yapabilmek için içinde kabaran çılgınca istekle ağaçların sert gövdelerini yumrukladı. Dişlerini birbirine geçirdi, kökleri koparıp ezdi, çaresizliğinin verdiği acıyla sarsılarak kendini yeniden yere attı; bir şeyler yapmak, haykırmak, vurmak, birilerinin gırtlağını sıkıp canını almak için yanıp tutuşuyordu. İçinde acı dolu müthiş bir baskı, öfke ve çaresizliğin harlı alevi vardı. Bu arada yolun üzerindeki gölgeler ve ormandaki boğuk uğultu tekrarlanıp duruyordu. Albay yıllardan beri ilk kez gözlerinin akan yaştan yandığını hissetti; onu bu canilerin, ölülere azap çektirenlerin ülkesine yolladığı için Napoléon'un adı dudaklarından ilk kez lanetle döküldü. Ve laneti akıl almaz, ateşli bir öfkeye dönüştü, ellerinde ateş gibi kabarıp büyüdü.
Sayfa 52·Kitabı okudu
"Evet, bayım," dedi derin bir soluk alarak; ardından ruhunun hassas bir dünyasından gelircesine bambaşka, tok bir sesle, " O çok iyi biriydi," dedi, "bana karşı da... Onu sefaletten kurtardığım için bana minnettardı... onun minnettar olduğunu ben de biliyordum... ama... ben... ben bunu duymak istiyordum... sürekli... sürekli... onun minnetini duymak bana iyi geliyordu... bayım, hissetmek, birinden daha iyi olduğunu hissetmek tarifsiz iyi geliyordu... hele aslında daha kötü biri olduğunu biliyorsa insan... onun minnetini sürekli duyabilmek için bütün paramı feda edebilirdim... o çok gururluydu ve benim o minneti duymayı talep ettiğimi anlayınca gitgide daha az dile getirir olmuştu... Bu yüzden... sırf bu yüzden bayım, onu hep yalvartıyordum... hiçbir şeyi kendiliğimden vermiyordum... her elbise, her kurdele için gelip yalvarması ruhumu okşuyordu... üç yıl boyunca böyle eziyet ettim ona, dozunu artırarak... ama bayım, onu çok sevdiğim için yapıyordum bunu... Gururuna bayılıyordum, ama bu gururu ezmeyi seviyordum, ah deliydim ben ve ne zaman birşey istese, kızardım... ama aslında kızmıyordum, bayım... onu aşağılayabilmek için yakaladığım her fırsattan mutlu oluyordum çünkü... çünkü onu ne çok sevdiğimi bilmiyordum..."
Sayfa 13·Kitabı okudu
Reklam