Sabahın erken saatlerinde kulakları tırmalayan bir sesle uyandı. Bunu bir kuş sesi sanıp uykulu gözlerini sabahın ağ gibi yayılmış puslu örtüsüne dikti. Ama o sesi tekrar duydu - kâbus değil miydi bu gördüğü? Hayır, yakınlardaki birliklerden gelen son derece keskin, çok aşikâr bir boru sesi, trampet sesiydi.
Kanı ansızın dondu. Gelenler Fransızlar, arkadaşları, kurtarıcıları mıydı yoksa? Her şeye karşın yaşama geri mi dönecekti? Tarifsiz, çılgınca bir sevinç çığlığı boğazında düğümlendi. Ayağa fırladı -Fransız askerlerinden oluşan birlikler dağınık sıralar halinde yoldan doğru geliyorlardı işte, adamların kasketlerini, kılıçlarını, bayraklarını, toplarını gördü. Anlaşılan Hostalric'e giden bir yardım birliğiydi bu.
Albay işte o anda kendini bıraktı, attığı sevinç çığlıkları aklını başından aldı. Yazgısını, tehlikeyi, üzerindeki tebdili kıyafeti unuttu ve çılgınca bir telaşla kurtarıcılarına doğru düşe kalka koştu; bir elinde tabancasını tutuyor, diğeriyle şalını sallayıp onları selamlıyordu. Derken bir çığlık, vahşice bir çığlık delip geçti sabahı; içinde korku, ıstırap ve çaresizliğin feryatlarını barındırıyor, havayı insanüstü haykırışla dolduruyordu.
Albay kendini bu halde ağaçsız alana attığı sırada kaçınılmaz şey oldu. İki, dört, on kurşun -tam bir yaylım ateşiydi bu- sözde İspanyol'un üzerine takır takır yağdı. Albay deli gibi koşarken öne doğru sendeledi, duraksadı, sallandı ve kanlar içinde yere yığıldı. Tabur hemen bir araya toplandı. Muhtemelen bir saldırı olacaktı; her yer komutlarla çınladı, trampetler çalındı. Ardından derin bir sessizlik oldu. Her şey hazırdı, öylece duruluyor, soluklar tutulmuş bekleniyordu. Ama görünürde düşman yoktu, keskin nişancı öncülerden de böyle bir bilgi gelmemişti. Bunun üzerine askerler yeniden dağıldılar. Düştükleri yanılgı