1913 yılı, 23 Mart gecesiydi.
Eğer o kış akşamı hâlet-i ruhiyemi anlatmak isteseydim derdim ki hayatımın en kayda değer anlarıydı. Hayatımın acayipliklerini sunmak istiyorum size, doğasını garipliklerimin; tiksinç doğamı, beni daima doğru bir yola sevk olmaktan alıkoysa da asla hiçbir şeye değişmeyeceğim doğamı: bazen dürüst kıldı beni, bazen düzenbaz ve beyhude, samimi, kaba ve seçkin hatta. Bunları tahmin etmenize izin vermek istiyorum benden büsbütün iğrenmeyesiniz diye, bu satırları okur okumaz belki de meyledeceğiniz gibi.
1913 yılı, 23 Mart gecesiydi.
Fiziksel olarak kesinlikle aynı değiliz: bacaklarım seninkilerden çok daha uzundur, başım daha diktir, oranlıdır: kalça ölçülerimiz de farklıdır, ki yüksek ihtimalle bu seni benimle ağlayıp gülmekten alıkoyar.
1913 yılı, 23 Mart gecesiydi.
Yağmur yağıyordu. Saat daha yeni 10:00 olmuştu. Yatakta kıyafetlerim üstümde uzanıyordum, lambayı yakmaya çabalamamıştım çünkü o gece böyle büyük bir çaba sarf edecek olmaktan korkmuştum. Korkunç derecede sıkkındı canım. Dedim ki, “Ah Paris, ne denli nefret ediyorum senden!”
Ne yapıyorsun bu şehirde? Ah! Senin burası. Kesinlikle, başardığını düşünüyorsun! Ama yirmilerinde olman gerek bunu yapman için, zavallım benim, ve olur da başarılı olursan şayet bir erkek kadar çirkin olacaksın. Anlayamıyorum nasıl çalıştı Victor Hugo tam kırk sene boyunca. Bütün edebiyat, ta ta ta ta ta ta ta ta’dan ibaret. Sanat, sanat, beni ne bağlıyor sanata? Sıç, Tanrı adına! Gerçekten kaba oluyorum böyle anlarda yine de herhangi bir sınırı geçtiğimi düşünmüyorum böylesine bastırıldığım için. Tüm bunlara rağmen, başarılı olmak istiyorum çünkü bundan nasıl keyif alınacağını bileceğimi hissediyorum ve komik buluyorum da ünlü olmayı; ama nasıl ciddiye alırım kendimi?