Gözlerindeki hikâyeyi okuyunca kırık bir kalbe rastladığımı anlamıştım. Hangi çığlık, hangi çaresizlik, hangi tükenmişlik gözlerden gözlere geçerek yüreğe sızabilirdi bu kadar? Gözleri hüznün son durağıydı. Kırmızı renkli, tahta bir bavulun üzerinde oturuyordu. Belli ki çok uzaklardan gelmişti. Bavul değil de sır küpüydü sanki. Kapağı açıldığında tüm yaşanmışlıkları, herkesten gizlediği acıları, uğruna savaştığı hayalleri, göklerden
kabul görmeyen duaları ve en çok da dile getiremediği duyguları etrafa saçılacak gibiydi.
"Geçen gece bütün vidalarımı itinayla söküp kendimi açtim. Anatomik olarak kimseden bir farkım yokmuş, ben de insanmışım. Bunu görmek büyük bir hayal kırıklığı yaşamama neden oldu, ben ayrılmak istiyorum Osman. Zaten sonrasında da bir türlü toparlanamadım. Hani konuşmuştuk ya, insan vücudu tatile giderken ne bulursan tıkıştırdığın bir bavul gibi. Bir kere açtıysan bir daha katiyen aynı şeyleri içine sığdıramıyorsun. İşte benim de kendimi söküp takmaya çalıştığım o gece, bütün organlarımı hatırladığım kadarıyla yerlerine yerleştirdikten sonra bir parçam dışarıda kaldı. Anlayacağın, bir süredir beynimi dandik bir pazar poşetinde taşıyorum. Eksik kadroyla iyi bir mücadele sergileyemiyorum, ben ayrılmak istiyorum Osman."
— Küba’ya hoşgeldiniz! Bir sağlık sorununuz, bir gereksiniminiz var mı? diye soruyorlar güleryüzle. Amerika’ya ya da Avustralya’ya girerken hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım. Okyanus aşmışsınız, iner inmez ana konu, gümrük, polis, bavul değil; sağlığınız. Ne kadar insanca!
Hani konuşmuştuk ya, insan vücudu tatile giderken ne bulursan tıkıştırdığın bir bavul gibi. Bir kere açtıysan bir daha katiyen aynı şeyleri içine sığdıramıyorsun.