Yazar 1940 ve 1990 yılları arasında yaşıyor. Bir bavul alarak Rusya'dan ABD'ye gidiyor ve aslında taşıyacak bir eşyası olmadığını fark ediyor. Hikaye böyle başlarken, Rusya'da geçen anılarını anlatmaya başlıyor.
Açıkçası beğenmedim, anıları anlatılacak ya da okunması gerekecek kadar bir şey ifade ediyor mu ki? Rusya'dan kaçıp Amerika'ya gitmesi o dönem içinde yazarı popüler yapmış diye düşünüyorum. Sıkıcıydı, ama yazarın bir kitabını daha okuyacağım, anıları olmadığını umarak ...
Bir bavulun bu kadar ağır olabileceğini düşünmemiştim...
İnsan bazen bir kitabın sayfalarını değil, kendi hafızasını çeviriyor gibi...
Hikâye, 6 Şubat depreminin ardından Hatay'da başlıyor. Satırları okurken kendimi bir anda o sabaha dönmüş buldum. Yaşadığımız kayıplar, eksilen hayatlar, günlerce süren bekleyişler... Bazı acılar yıllar geçse de insanın içinde aynı yerde kalıyor.
Ali'nin, enkaz başında eşi ve kızından gelecek bir haberi bekleyişi yüreğime öyle dokundu ki... Her satırda umudun ve çaresizliğin aynı kalpte nasıl yan yana yaşayabildiğini hissettim. Daha da etkileyici olan ise Ali'nin geçmişinin de kayıplarla örülü olmasıydı. İran-Irak Savaşı'nın izleriyle deprem sonrası yaşananlar arasında kurulan bağ bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Acının dili, zamanı ve coğrafyası değişse de insanın içinde bıraktığı boşluk asla değişmiyor.
Kitabın kapağındaki bavul ise hikâyenin en güçlü sembollerinden biri. İlk bakışta sıradan bir eşya gibi görünse de sayfalar ilerledikçe onun; geride bırakılan hayatları, taşınan özlemleri, yarım kalmış hikâyeleri ve insanın sırtında değil, kalbinde taşıdığı yükleri temsil ettiğini anlıyoruz...
Anlatılanlar küçük harflerle anlatılıyor belki ama hissettirdikleri büyük acılardı...
Bu kitapla; bekleyişin, kimsesizliğin, aidiyet arayışının ve hayata tutunma çabasının tam ortasında buldum kendimi
Yasanilanlar çok ağır şeylerdi ama hayata tutunma çabası yüreği titretir türden
Aylin Balboa’nın Belki Bir Gün Uçarız kitabı benim için biraz geç keşfettiğim ama iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu. Açıkçası başlarken çok büyük bir beklentim yoktu, sadece bir bakayım diye elime almıştım ama ilerledikçe kitabın dili ve hissi beni içine çekti. Bilmiyorum, garip bir şekilde “yakın” hissettirdi.
En başta fark ettiğim şey şu oldu: bu bir roman değil, öykülerden oluşan bir kitap ama klasik öykü kitapları gibi de değil. Daha çok hayatın içinden koparılmış anlar, düşünceler ve duygular gibi. Zaten bu yüzden okurken hiç yabancılık çekmedim.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey “samimiyet” oldu. Yazar öyle süslü, uzak bir dil kullanmıyor. Tam tersine, sanki karşımda biri oturmuş da içini döküyor gibi. Bu yüzden bazı cümleler var ki uzun uzun açıklamaya bile gerek kalmadan direkt içine işliyor.
Mesela “Ölürsem babam ağlardı. Babalar ağlayınca zaten hep kış gelir.” cümlesini okuduğumda bir süre durdum. Çok kısa ama çok ağır bir cümle. Babalarla ilgili o kırılgan hissi bu kadar sade anlatabilmek gerçekten etkileyici. Bazen bir cümle, sayfalarca yazıdan daha fazla şey hissettiriyor.
Kitapta dikkatimi çeken bir başka şey de insanların duygularını saklama haliydi. “İnsanların ne kadar üzgün olduklarını söylemeleri gerek… Oysa olmadığını herkes biliyor.” gibi cümleler aslında çok tanıdık. İnsanlar çoğu zaman anlatamıyor, ya da anlatınca bile tam anlaşılmıyor gibi geliyor.
Ev ve aidiyet konusu da çok güçlüydü. “Bir kere çıktığınız eve geri döndüğünüzde artık orası sizin eviniz olmuyor…” cümlesi bende ayrı bir yer etti. Çünkü gerçekten de bazen döndüğün yer aynı kalsa bile sen aynı kalmıyorsun. Ev dediğin şey biraz da insanın içi gibi değişiyor.
Kitapta umutla ilgili çok ince ama sürekli
Eser üç bölümle karşımıza çıkar. Bunlardan en hacimlisi Efendi bölümüdür. Geçmişe dair anılarını hatırlayamayan, belli bir düzene sokup anlatamayan Fahri Efendi’nin okurla(dinleyenle) konuşmasıyla başlayan bu bölüm bir nevi Fahri Tekben’in kendisini yeniden bulma serüvenidir.
Doğmadan önce ve doğduktan sonra karakterin sürekli fark edilmemesi onun kişiliğinde onulmaz yaralar açacaktır. Kendini de bir yaraya benzeten Fahri, küçüklüğünde babasının, yani otoritenin, gözünde daima kusurlu, çelimsiz ve eksiktir. Babasının geçmişinin anlatıldığı bölümde bu karakterin oluşumundaki başat eksiklikleri ve farklılıkları görürüz. Fahri’nin öldü sanılan dedesinin yıllar sonra ortaya çıkması, geçen yıllarda başka çocuklarının olması ve bu haberin ağırlığı ile Hamid’in tek kaçışı olan kadınlara sığınmasını barındıran anlatı silsilesi, nesiller arası oluşan kader bağının bir örneğidir.
Eserin oluşumunda etkili olan en önemli faktörlerden biri Fahri’nin etkileşime girdiği çevredir. Bu çevreyi oluşturanların hayat öyküleri ve bu doğrultuda oluşan karakter çizgileri, Fahri’nin kendi kimliğini oluşturmasını sağlar. Bazen bir reddiyeyle bazen ise kabul ederek bu çizgiyi çizer.
Fahri’nin öfkesi ve isyankarlığı onu yalnızlığa ve ardından yabancılaşmaya iter. Bir yandan eleştirel yanı artarken diğer yandan kendi kimliğine bile yabancılaşacaktır. Onun bu öfkesinin altında ise korku yatmaktadır.
Ters Adam yalnızca akıl sağlığını yitiren birini değil; modernleşme sancıları çeken bir toplumun uç kesimlerinde yaşananlara bir ayna tutar. Fahri Tekben ve lise arkadaşları (Hakkı, Cevdet, Tarık), Ataycı anlamda birer "tutunamayan" portresi çizerler. Burjuva düzenine ve "herkesleşmeye" duydukları öfke, onları üretken bir eyleme değil; Camekân Meyhane’nin sınırlarında, "bir bavul dolusu hiçlik"
OKUDUM — BİTTİ!
Soluk Salıncağı — Herta Müller
Puan: 7.7 / 10
Kitap Adı: SOLUK SALINCAĞI
Yazar Adı: HERTA MULLER
Sayfa Sayısı: 247
Kitap Notum: 10 / 7.7
Kitap İncelemem:
Ocak 1945. Dışarısı buz tutmuş, sabahın körüne kapı çalıyor. 17 yaşındaki Leo Auberg, bir bavul yerine elinde gramofon kutusuyla Sovyet çalışma kampına sürülüyor. Beş yılı var önünde. Beş yıl, insan olmanın ne anlama geldiğini yeniden öğreneceği — ya da tamamen unutacağı — beş yıl.
Bu romanı açtığımda sıradan bir "savaş edebiyatı" okuyacağımı zannetmiyordum zaten ama Herta Müller, beklentilerimi yerle bir etti. Hem iyi hem kötü anlamda.
Ne sarsıyor?
Dehşet burada büyük kelimelerle gelmiyor. Müller, kampı epik bir dille anlatmıyor; aksine sizi bir gram ekmeğin, bir kürek kömürün, bir tas çorbanın etrafında kurulan o daracık evrene hapsediyor. İnsan zihninin nasıl bu ölçülerin diline teslim olduğunu, bedenin nasıl düşünce olmaktan çıkıp salt bir hayatta kalma makinesine dönüştüğünü hissediyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe siz de Leo gibi küçülüyorsunuz. Bu somatik etki gerçekten nadir rastlanan bir şey.
Neden tam 10 değil?
Müller'in şiirsel ve kırık dilli anlatımı zaman zaman büyülüyor, zaman zaman ise yoruyor. Kasıtlı bir tercih bu, biliyorum — ama bazı bölümlerde o lirik yoğunluk okuru metnin dışına itiyor. Belki de bu kitabın doğru zamanda okunmayı gerektirdiğini söylemek daha doğru. Benim için o zaman tam değildi, bu yüzden 10 üzerinden 7.7.
Asıl vurucu olan ne biliyor musunuz?
Kamptan geri dönmek, kurtuluş değil. Hayatta kalmak her zaman zafer değil — kimi zaman içinde taşınan ağır, utançla karışık bir yük. Roman tam da burada bir kamp anlatısını aşıyor ve zorla susturulmuş bir tarihin, sessizliğe mahkûm edilmiş bir travmanın hikayesine dönüşüyor.
Açlık meleği herkese farklı görünür. Ama
Roman, 6 Şubat sabahı aldığı acı bir haberle kuzeninin cenazesi/kurtarılması için Hatay’daki enkazın başına giden anlatıcının gözünden aktarılıyor. O toz duman ve çaresiz bekleyiş ortamında, anlatıcı ile Ali adında Iraklı bir mültecinin yolları kesişiyor. Ali de o moloz yığınlarının arasında karısını ve çocuğunu aramaktadır.
Enkaz başında beklerken aralarında başlayan iletişim, Ali’nin Irak’tan başlayıp İran, Van, İstanbul ve nihayetinde Hatay’a uzanan; savaş, toplama kampları, şiddet ve zoru9nlu göçle dolu hayat hikayesini katman katman önümüze seriyor. Kitabın kapağındaki dikenli tellerle örülü bavul bana Ali'nin sürekli bir göç halinde oluşunu hatırlattı.
Yeniden o acı dolu sabaha gittim. Bizler hatırlamaya dayanamıyorken her gun bu acıya uyanan kardeşlerimizin olduğunu bilmek daha da uzuyor.
Yazarla tanışma kitabımdı. Dili oldukça sade ve akıcı konu çok fazla yormadan anlatılmış. Kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim