“Kızını değil oğlunu eğit.”
“Araplaşmayacağız.”
“Aile kutsal değil, birey kutsaldır.”
“Dünyaya bir kere geliyoruz.”
“Z kuşağı böyle yapıyor şöyle düşünüyor.”
“Bayan değil kadın.”
“Kadın çiçek değildir.”
“Benim vücudum, benim kararım.”
“Ataerkil düzene boyun eğmeyeceğiz.”
“Suç kıyafette değil zihniyette.”
“En büyük ahlaksızlar ahlak bekçiliği yapanlardır.”
Ezber, slogan hiçbir cümleyi kabul etmeyin. Çünkü slogan; hakikati açıklamaz, tartışmayı kapatır. Düşündürmez, hizaya sokar. Bir meseleyi anlamanızı değil, bir safa yerleşmenizi ister. Akla hitap etmez; refleks üretir.
Bu tür cümleler, çoğu zaman karmaşık ahlâkî, tarihî ve toplumsal problemleri tek bir kalıba sıkıştırır. Söyleyeni “ilerici”, karşı çıkanını “geri” ilan eder. Böylece muhakeme ortadan kalkar; yerini etiketleme alır. İnsan, “Bu doğru mu?” diye sormaz artık. “Ben hangi taraftayım?” diye düşünür, aileyi çözülmesi gereken bir yük, milleti aşılması gereken bir engel gibi gören bir zihniyetin dilidir. Toplumu bir arada tutan bağları “baskı”, “yük”, “gerilik” olarak kodlar. İnsanları önce ailesinden, sonra tarihinden, en sonunda da millet bilincinden koparmayı normalleştirir. Parçalanmış birey, yönlendirilmesi en kolay bireydir. Bu yüzden bu cümleler masum birer ifade değil; bir dünya tasavvurunun taşıyıcısıdır.
Oysa hakikat, sloganla taşınmaz. Medeniyet, ezberle kurulmaz. Her mesele; bağlamıyla, köküyle, sonucuyle düşünülmeyi ister. Slogan ise düşünmenin maliyetinden kaçmanın en ucuz yoludur.
Bu ve benzeri sözler bize gerçekten yeni bir şey mi düşündürüyor, yoksa bize ne düşüneceğimizi mi söylüyor?
Eğer o cümle, seni meseleyi anlamaya değil de hemen bir yere yerleştirmeye yarıyorsa;
“neden”ini açmıyor, sadece “taraf”ını belirliyorsa;
orada düşünce yoktur. Orada, başkasının zihninden ödünç alınmış bir