Bu, diğer baharlardan daha gerçek, daha göz kamaştırıcı ve parlak olan bir baharın, konusunu ciddiye alan bir baharın, takvimlerdeki bayram kırmızısının, mühür mumunun kırmızısıyla, boya kalemlerinin kırmızısıyla, coşkunun kırmızısıyla, uzaklardan açıkça yazılmış esin verici bir bildirinin öyküsü, uzaklardan postalanmış muştulu bir telgrafın morudur.
Her bahar, tek bir mevsime sığmayan ölçüde çılgın ve devasa yıldız fallarıyla başlar; bu baharların her birinde -bir kez olsun söylemek için- her şey vardır: bitmez tükenmez geçit alayları, bildiriler, devrimler, barikatlar; her birinin içinden bir an için ezberin sıcak kasırgası, o sınırsız keder ve hakikatte boşa yanıt arayan sarhoşluk geçer.
Sonra bu aşırılıklar, doruğa çıkmalar, coşkunlukla kendinden geçişler çiçeklenmeye, bereketli yaprak vermeye başlar, heyecandan karmakarışık ilkbahar bahçelerine dönüşür ve yaprakların hışırtısında erir. İlkbaharlar kendilerine böyle ihanet ederler; birbiri ardına, çiçeklenen parkların boğuk hışırtısına, galeyanına, gelgitine dalan her bahar, kendine verdiği yemini unutur, ahdinin yapraklarını teker teker yitirir.
Gelgelelim bu ilkbaharın, dayanacak, sözünü tutacak cesareti vardı. Pek çok başarısız denemeden, kalkışmadan, büyülü ritüelden sonra, gerçekten de biçim almayı, her şeyi kaplayan mutlak ve son ilkbahar olarak dünyada patlama yapmayı istemişti. Ey olayların rüzgârları, serüvenlerin fırtınası, ey mutlu darbe, ey, o yüce günler, utkulu harika günler!