İKİ AİLE ARASINDA... YAPAYALNIZ...
7/10
·192 syf.··
2026 25. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Mayıs 2026 01:09
Düşünsenize, on üç yaşındasınız. Bir sabah anne ve babanız sizi karşılarına alarak aslında biyolojik aileniz olmadıklarını söylüyorlar. Üstelik daha bu gerçeği sindiremeden, aynı gün içinde sizi gerçek ailenize götürüp bırakıyorlar. Peki insan böyle bir durumda ne hisseder? Kendisini hangi aileye ait kabul eder? Onu dünyaya getirenlere mi, yıllarca büyütenlere mi; yoksa artık hiçbirine mi? Geri Verilen Kız, tam olarak bu soruların peşinden giden psikolojik ve dramatik bir roman. Kitap, on üç yaşına kadar rahat ve korunaklı bir hayat süren bir kız çocuğunun, bir anda yoksul ve kalabalık biyolojik ailesinin yanına gönderilmesini anlatıyor. Bir ailenin el üstünde tutulan tek çocuğuyken; yemeğini, yatağını ve yaşam alanını birçok kişiyle paylaşmak zorunda kalan bir çocuğa dönüşüyor. Fakat onu asıl yaralayan şey yalnızca yoksulluk değil. Esas yıkım, iki ailesi olduğu hâlde kendisini hiçbirine ait hissedememesi. Onu büyüten ailesi, on üç yılın ardından neredeyse bir eşya gibi geri veriyor. Biyolojik ailesi ise onun gelişinden büyük bir mutluluk duymuyor. Kız çocuğu iki aile arasında kalırken sürekli aynı soruyla yüzleşiyor: “Ben gerçekten kime aidim?” Romanın en güçlü tarafı, büyük olaylardan çok karakterin iç dünyasına yoğunlaşması. Kahramanın kırgınlığını, yalnızlığını, çaresizliğini ve kendisine bir yer edinme çabasını yakından takip ediyoruz. Yoksulluk ve sınıf farkı da oldukça etkili bir biçimde işleniyor. Varlıklı bir evden küçücük ve kalabalık bir eve geçen çocuğun yaşadığı kültürel ve duygusal sarsıntı okuyucuya başarılı şekilde aktarılıyor. Kitabın dili akıcı ve kolay okunuyor. Ancak hikâyenin genel atmosferi oldukça hüzünlü. Bazı okurlar bu hüznü fazla yoğun bulabilir. Bana göre ise böyle bir hikâyede hüznün bulunması kaçınılmaz. Sonuçta karşımızda, hayatı
Alıntı
Geri Verilen KızDonatella Di Pietrantonio · Domingo Yayınevi · 20254,173 okunma
10/10
·424 syf.··
2026 13. kitabı
Romanın merkezinde akıllı, güçlü ve bağımsız bir kadın olan Elizabeth Bennet ile soğuk, mesafeli ama derin bir karakter olan Mr. Darcy var. Başlangıçta birbirlerine karşı yanlış yargılarla yaklaşmaları, hikâyeyi sürükleyici kılıyor. Jane Austen burada şunu çok iyi gösteriyor: Bazen bir insanı gerçekten tanımadan onun hakkında hüküm veririz. Ve bazen en büyük engel karşımızdaki değil, kendi gururumuzdur. Temalar: Aşk ve yanlış anlaşılmalar Toplumsal sınıf farkları Kadının toplumdaki yeri Gurur ve önyargının insan ilişkilerine etkisi Kitabın gücü nerede? Diyalogları çok güçlü. Karakter gelişimi oldukça gerçekçi. Özellikle Elizabeth’in zekâsı ve Darcy’nin değişimi kitabı unutulmaz yapıyor. Genel yorum: Romantik ama klişe değil. Duygusal ama aynı zamanda düşündürücü. İnsan ilişkilerinin karmaşıklığını çok sade ama etkili anlatıyor. Kısaca: "Bazen aşk, gururun arkasında saklanır; görmek için önce önyargıları bırakmak gerekir."
Aşk ve GururJane Austen · Nilüfer · 097,9bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·280 syf.··
2026 126. kitabı
Anlaşılmak, insanın kelimelerinin ötesinde, suskunluklarının da duyulmasıdır. Bazen uzun cümleler kurmadan, yalnızca bir bakışla ya da sessiz bir varlıkla kendini ifade edebilmektir. İnsan, gerçekten anlaşıldığında savunmalarını, eylemlerinin haklı nedenlerini anlatmayı bırakır, çünkü yargılanmayacağını, eksikleriyle ve kusurlarıyla kabul göreceğini hisseder. Bu yüzden anlaşılmak, yalnızca bir iletişim biçimi değil, ruhun kendine güvenle sığınabildiği limanlardan biridir. Bunun için de insan bazen bir psikiyatri koltuğuna yalnızca yaşadığı sorunları anlatmak için değil, sonunda gerçekten anlaşılabilmek için oturur belki de. Çünkü kimi yaralar çözümden önce görülmek, kimi acılar ise öğütten önce duyulmak ister. O koltukta kurulan en değerli bağ, insanın yıllardır taşıdığı yüklerin ilk kez yargılanmadan dinlenmesidir kimbilir. Dolayısıyla ben de Gülseren Budayıcıoğlu’nun anlattıklarını dinlemeyi çok seviyorum. Belki de hiç tanımadığımız insanların hayatlarını dinlerken, tanıdıklarımıza oranla onları daha iyi anlıyoruz. Çünkü tarafsız bakıyoruz belki de. Aslında çoğu hayat birbirine çok benziyor. Biraz da kendimizden bir şeyler buluyoruz. Benzer hüzünler, eksiklikler, mutluluklar ya da acılarla karşılaştığımız zaman, satır araları daha yakın geliyor bize. Zaman içerisinde ikili ilişkiler öyle çok değişti ki, bunun belki de en büyük etkisi teknolojinin bu kadar hayatımızın içerisinde olumsuz duygular bırakması diye düşünüyorum. Sosyal medyada görülen sahte hayatlar ya da mutluluklar, bizim insan ilişkilerimizi oldukça zedeledi. İzlediğimiz videolar ya da görseller bir toplum insanının birbirine ne kadar iyi geçindiğini gösterse de, gerçek hayat bunun tam tersini söylüyor bize. Dolayısıyla insan ilişkilerini daha çok konuşmaya ihtiyacımız var. Budayıcıoğlu’nun anlattığı
Anlaşılmak ŞifadırGülseren Budayıcıoğlu · Doğan Kitap · 202626 okunma
7/10
·325 syf.··
2026 9. kitabı
·
30 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 23:57
Bilmiyorum neden ama kitabı kapattığımda zihnimde açılan baloncukta “Bile bile lades” cümlesi belirdi. Hikayeye tam olarak oturuyor mu emin değilim ama bazen sonunu bile bile denemek ister insan.. Gıpta ettiklerinin zararlarını bilse de yaşamak ister.. Charlie belki farkında olmadan girdi bu “akıllı olma” yoluna ama akıllı olduktan sonra da sadece aklın işe yaramadığını gösterdi bize. Duygular.. duygusal zeka, kendimizi ifade edememe ne kadar da yerleşiyor gün geçtikçe hayatımıza aslında. Teknolojinin bize yaşattığı rahatlığı sayesinde çoğu zaman aklımızı yormadığımız yeni düzende duygularımızı da alıp götürdü sanki… Beni etkileyen ve acı veren bölüm ; charlie’nin zihni geliştiği dönemde, insanların eskiden kendine olan davranışlarının ne kadar da kırıcı olduğunun farkına vardığı andı.. bir çok şeyi artık bildiğinde ve aynı şeyleri tekrar yaşayacağı ile yüzleştiğinde ise içimden bir şeyler koptu gitti. İnsan bilmediği şeye tahammül edebilir. Ama bildiği şeye tahammül etmesi ne zordur. Bu gerçeklerle yaşayan farkında insanlara selam olsun :)
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,7bin okunma
10/10
·140 syf.··
Beğendi
·
2026 38. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 20:52
“Öldürmek bir suç değildir, öldürmek bir sanattır.” (s. 5) “Ben ne okudum!” diyeceğim türden, oldukça farklı bir çizgi roman okudum. Altarriba kesinlikle çok yetenekli bir yazar; Keko ise çizimleriyle adeta onun zihnini ve ruhunu çözmüş. İlk kez bir çizgi romanı anlamakta zorlandım. Hani bazen diline alışık olmadığımız düz metin kitaplarda birkaç kez başa dönüp okumamız gerekir ya, bunu bir grafik romanda ilk defa yaşadım. Kitap, üniversitede akademisyen olan ve “sanat ve zulüm” ile Goya’nın (Gölgelerin Ressamı) eserleri üzerine araştırmalar yapan bir adamın işlediği “sanatsal” cinayetleri anlatıyor. Bir yandan karakterin zihninden geçenleri, diğer yandan da konuşmalarını okuyoruz. Daha önce hiç karşılaşmadığım bu anlatım tarzı sayesinde kendimi sanki bir senaryonun ya da filmin içindeymiş gibi hissettim. Adamın karısı da en az kendisi kadar sıra dışı! :) O da bir kitap yazıyor ve Pamuk Prenses masalındaki üvey anneyi yücelten bir metin kaleme almış. Açıkçası gerçekten merak ettim; keşke böyle bir kitap olsa da okuyabilsek. Bu kitabın içinde yer yer o metine göndermeler şeklinde "kırmızı elma" doğurganlık, reglin sembolü olarak kullanılmış. Diğer yandan akademi dünyasının “Dallasvari”, insanların birbirlerinin kuyusunu kazdığı tarafları da oldukça ince işlenmiş. Ancak kitap çok sert eleştiriler içeriyor. Günümüz şartlarında her türlü zemine çekilmeye müsait bir eser. Üzerine tezler yazılabilir. Anti-karakterlerin yer aldığı kitaplara alışkın olabilirsiniz; ancak bu kitabın varlığı başlı başına “anti”. Her şeyin ters yüz edildiği bir dünyayı andırıyor. Katil cinayetleri yüceltiyor, sanat bambaşka bir yere çekiliyor, din ve sistem eleştirileri çok acımasız. Zaten daha giriş cümlesinden itibaren bunun sinyallerini de veriyor. Çevirmen murat tanakol, sayfa 72’de yağan
Ben, KatilAntonio Altarriba · Aylak Kitap · 201739 okunma
Puan vermedi·592 syf.··
2026 31. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 21:20
“Karanlık bazen dışarıda değil, en tanıdık yerlerde saklanır.” Karısını kaybettikten sonra çocukluğunda onda derin izler bırakan Jerusalem's Lot kasabasına dönen yazar Ben Mears'ın hikâyesini okuyoruz. Yıllar önce bir iddia uğruna girdiği Marsten Evi'nde gördükleri onu hiç bırakmamış. Kasaba ilk bakışta sakin ve sıradan görünse de çok geçmeden tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor... Stephen King bu kitapta küçük kasaba atmosferini o kadar güzel yansıtmış ki kendinizi gerçekten orada yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Başlarda biraz yavaş ilerlediğini kabul etmeliyim ama karakterleri ve kasabayı tanıdıkça bunun hikâyeye katkısını daha iyi anladım. Olaylar başladıktan sonra ise gerilim giderek yükseliyor ve kitabı bırakmak zorlaşıyor. Karakter sayısı oldukça fazla olduğu için zaman zaman kim kimdi diye düşündüğüm oldu ama hepsinin hikâyedeki yerini görmek keyifliydi. Ben Mears bana biraz düz bir karakter gibi gelse de diğer karakterler bunu fazlasıyla telafi ediyor. Özellikle Mark favorim oldu. Genel olarak yavaş başlayan ama ilerledikçe çok daha sürükleyici hâle gelen bir kitaptı. Bazı karakterlerle ilgili gelişmeler beni gerçekten şaşırttı. Korku ve gerilim sevenlere öneririm.
Korku AğıStephen King · Altın Kitaplar · 20171,375 okunma