Kitabın önsöz bölümünde manifesto niteliğinde bir yazı kaleme almış Charles Bukowski .
Fazlasıyla tahrik edici , fazlasıyla baştan çıkarıcı .
Ben kapıldım , sözlerin arasında kayboldum .
Girdaplarında savruldum Bukowski’nin .
Önsöz’den sapmadan giriştim sayfaların arasına .
Sayfalar çevrildikçe hem sonrasını merak ediyordum hem bitmemesini istiyordum . Duraksıyordum , soluklanıyordum Arturo Bandini’nin yalpalamaları karşısında , parasız sokaklarda dolaşması karşısında .
Olağanüstü bir dil kullandığını düşünüyorum . Fevkalade bir samimiyet ve alabildiğine yeraltından konuşuyor , şehrin karanlık sokaklarından , küf kokan banliyölerinden .
Okuyanların çoğu Camilla’yı sevmiştir belki ama ben hiç sevemedim . Özellikle Bandini’nin onca samimi davranışına karşın gösterdiği küstah hareketler beni öfkelendirdi .
Arturo Bandini kısa öykülerinden kazandığı kaç kuruş parayı barda çalışan Camillaya veriyordu çünkü onu seviyordu .
Camilla ise garsona aşık ama aynı zamanda sahilde Arturo Bandini’nin kollarına bırakıyor kendini .
Arturo Bandini heyecan dolu biri , klasik bir herif değil , bir öykü yazmak için kendini tanıştığı kadının kollarına bırakacak kadar deli biri , değişik biri .
Camilla ile olan arkadaşlığı ise tamamen samimiyet üzerine . Hikaye damıtmak gibi bir gaye taşımıyor . Ama en büyük hikayesi bu oluyor tabii kitabın sonunda . Camilla Meksikalı bir kadın . Kendi gerçekliğinden , fakir oluşundan utanan biri , Meksikalı olmaktan nefret ediyor . Bardan ayrılıp yazmaya başlayan erkek garsonun bir anda ünlenen yazara dönüşmesi onu cezbediyor , Bandini’ye uzak durmaya çalışıyor , garsonu bulup onunla yaşamak istiyor .
Yanı başında çok daha büyük bir yazar olan Arturo Bandini varken , çabuk parlayıp çabuk sönecek olan yıldızın peşine düşüyor . Nitekim o dehlizde