Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostları sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup keder ve izdirap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın ta kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı.
“…Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunmadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.”
Bu nedenle, yorumlar her zaman hastanın deneyimlediği şey,
hastanın terapisti nasıl deneyimlediği ve terapistin hastanın buna katkıda
bulunan faktörleri anlamasına nasıl yardımcı olduğu konusunda ortak bir bakış
açısının başlangıç noktasını ima eder.
Bazı eleştirmenler, ifade edici psikodinamik
tedaviyi destekleyici olmayan bir tedavi olarak görürler. Bizce bu,
doğrudan destekleyici tekniklerden olmamasıyla karıştırmaktan kaçınmayı, müdahalelerin destekleyici etkisinin kaynaklanan bir yanlış anlamadır. Destekleyici
tekniklerden kaçınmamız, hastayı desteklemek istemediğimizden değil, bu tür
tekniklerin kullanılması transferans-karşı transferans paradigması içinde
çalışmayı baltaladığını ve genellikle karşı transferansın ortaya çıkmasına yol
açtığını düşündüğümüzden kaynaklanmaktadır.
Terapist, açıklığa kavuşturma isteğinde bulunarak anlayışı ilerletmenin yanı
sıra, her şeyi bilmediğini gösterir (böylece sıkça karşılaşılan bir nesne
temsilini eylemle yüzleştirir)